7 Ekim 2019 Pazartesi

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Bölüm 5: Pembe (?) Düşler ~~

Selamlar canlar!

Uzun uzun uzunnn zamanlardır ne yazık ki bloguma uğrayamıyorum. Bari dedim en azından önceden verdiğim sözü tutayım ve hikayemi yayınlamaya devam edeyim.
Üzerinden yıllar geçti, o yüzden kopukluklar, eksikler, mantık hataları bir sürü şey var. Yine de umarım severek okur ve görüşlerinizi benimle paylaşırsınız.

Keyifli okumalar (:
İlk bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
İkinci bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
Üçüncü bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
Dördüncü bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^


***


5. Bölüm: Pembe (?) Düşler ~~




Aymira, dersten sonra çantasını sırtına alıp hızla ayrıldı fakülteden. Başka biri olsa arkadaşları ile bir kafeye gider çay, kahve ya da bir meyve suyu ile birlikte bir şeyler yer. Tabiri caizse peşpeşe girdiği onca dersten sonra biraz kafa dağıtır sonra da mutlaka otobüse ya da arabasına biner öyle giderdi gitmesi gereken yere ama onun böyle lüksleri yoktu. Birileri, bineceği arabanın modelini beğenmezken ya da bindiği otobüsün doluluğundan şikayet ederken o, otobüse binmenin ne demek olduğunu bile bilmiyordu. Arkadaşlarla takılmayı bırak, yıllardır içinde yer aldığı kalabalığa rağmen arkadaş kavramının ne olduğundan dahi bir haberdi…


Mümkün olan en hızlı tempoyla yürüdü çiçekçiye doğru. Yaklaşık yarım saat sonra nefes nefese bir halde demir kapının kolunu hafifçe bükerek girdi içeri. Çantasını çıkarıp kasa, not defteri, faturalar ve birkaç kalemin düzenli bir şekilde üzerinde durduğu masanın yanındaki, üzerindeki kaplaması yer yer dökülmüş, eski dolaba tıktı. Arka tarafa geçip tuvaletten viledayı ve fırçayı aldı. Bir an durup soluklandıktan sonra çok severek aldığı vanilya kokulu yer silme sabununu yarısına kadar suyla doldurduğu viledanın içine döktü. Çiçekçide çalışırken yapmaktan en çok zevk aldığı şeylerden biri de buydu. Yaşlı kadın ona ihtiyacı olan parayı veriyor ve hem temizlik malzemeleri hem de atıştırmalıklar konusunda kararı ona bırakıyordu. İşe başladığının üçüncü günü hayatında ilk defa bir markete girip de sabun almıştı Aymira. İlk etapta ne yapacağını bilemese de etrafındaki kadınları gözlemleyip tek tek koklamıştı her bir sabunu. Üzerlerindeki notları tek tek okumuştu, ne işe yaradıklarını analiz etmiş, hangisi alması gerektiğine karar vermeye çalışmıştı.


Bir an eline aldığı sabunun arkasındaki yazıları okurken bir kadın anti bakteriyel, çilek kokulu bir el sabunu almıştı eline. Küçük kızı, heyecanla konuşuyor, gülücükler saçıyordu. “Hiii çilekli! Pembe sabun. Benim sabunum. Defne’nin sabunu!”
Kadının ve alışveriş arabasının içine oturtduğu kızının ardından bakarken eli o sabuna gitse de hemen geri çekmişti. Daha sonra da bu vanilya kokulu sabunları bulmuştu, işte. Hem yerler için hem de elleri için. Şeffaf şişelerin içindeki bembeyaz sabunlar, ruhuna ne kadar tezat olsa da pembeden daha yakındı içindeki zavallı kız çocuğuna…


Hepi topu onbeş, yirmi metre kare olan küçücük dükkanı önce bir güzel süpürdü, elindeki eskimiş fırça ile. Etrafa saçılan toprakları ve malzemeleri toplamak bu defa biraz fazla zamanını almıştı ama aldırış etmedi, belli ki ihtiyar, bugün daha fazla saksı çiçeği hazırlamıştı ya da sadece canı etrafı dağıtmak istemişti...


Genç kızın çalıştığı bu küçük çiçekçinin kapısından girince sıcak bir mekan karşılıyordu insanı. Bunda yaşlı kadının yüzünden bir an olsun eksik etmediği tebessümlerinin de etkisi vardı, elbette. Yetimhane müdiresi Eylül Hanımın çok eski bir ahbabıydı, yaşlı kadın. Zaten Aymira da bu işe o sayede girmişti.


Yaşlı kadın, her gün erkenden dükkanı açıyor. Rengarenk çiçekleri yine rengarenk saksılara diziyor ve hem dükkanın önüne hem de içine gelişi güzel bir şekilde yerleştiriyordu. Eh tüm bunları yaparken ortalık da baya kirleniyordu ama yaşlı bedeni bir de ortalığı temizlemesine izin vermiyordu.


Aymira da her gün dersten sonra gelip kadının dağıttıklarını topluyor, çiçek saksılarının arasındaki boşluğa yerleştirilmiş küçük, eski masayı siliyor, minik mutfaktaki birkaç parça bulaşığı ve tuvaleti yıkıyor, en son da çayı demleyip kadının karşısına geçip oturuyordu. O gün için yapılması gereken başka bir işi varsa yaşlı kadın anlatıyor, o da sessizce dinleyip gerekirse birkaç not alıp işinin başına geçiyordu. İlk zamanlarda çok zorlansalar da zaman içerisinde her şeyi bir rutine oturtmuşlardı. Kadın, ona neden konuşmadığını sormaktan vazgeçmişti, o da kaçıp gitmeyerek işini en güzel şekilde yapmaya başlamıştı…


Çiçek kokularının birbirine karıştığı küçük dükkanı kısa sürede temizlemiş, ocağa koyduğu çayın demlenmesini beklerken masanın diğer ucuna geçmiş ders boyunca aldığı notları gözden geçiyordu ki yaşlı kadının uyarısı ile uzun bir süredir notlarının arasına gömüldüğünü fark etti. Mutfaktan çayları almak için kalkarken dükkana birkaç adamın girdiğini gördü ama aldırış etmedi. Zaten müşterilerle konuşamadığından onları karşılama ve onlarla ilgilenme kısmı yaşlı kadının alanıydı. O, en fazla yaşlı kadının taşıyamayacağı ağırlıktaki saksıları müşteriye göstermek için olduğu yerden alıp masaya getirirdi ya da belki alınan bir demet gülü, zambağı ya da papatyayı süsler, sahibine teslim ederdi.


Güller ve papatyalar neyse de zambakları paketler, minik not kağıtlarına karşısındaki kişinin söylediklerini yazarken içi bir parça da olsa burulurdu genç kızın, her defasında... Evet, böyle şeylere hakkı olmadığını, asla birinden bir demet çiçek almayı bırak güzel bir söz duymayacağını biliyor, beyni her fırsatta avaz avaz haykırıyordu bu gerçeği ama en nihayetinde o da yirmilerinde bir genç kızdı ve istese de içindeki umut dolu kızı tamamen yok edemiyordu…


Büro tipi buzdolabının, ahşap hazır bir tezgahın ve küçük bir çekmeceli dolabın bulunduğu mutfağa girdiğinde, bedeni ürperdi nedensizce. Ufak bir titremenin ardından çekmeceli dolabın üst gözünden kendine bir büyük fincan alırken yaşlı kadın için ince belli çay bardaklarından birini aldı. Yaşlı kadından öğrendiği bir alışkanlıkla bardağı ve kupasını çayla doldurmadan önce sıcak su ile çalkaladı ve biraz da olsa ısındıktan sonra doldurdu. Tezgahın üzerinde, duvara paralel bir şekilde duran mavi, içi gökyüzü desenli tepsiye yerleştirdi elindeki bardağı ve fincanını. Bir an masmavi tepsinin üzerindeki fincana takıldı gözleri. Hayatında ilk defa kendisine ait bir şeyi vardı, Aymira’nın. Üstelik de tospembeydi! Yaşlı kadın, bir sabah, dükkandan bir şey söylemeden çıkıp on dakika sonra geri geldiğinde önüne koymuştu bu kupayı. “Çalışırken unutuyorsun çayını içmeyi, sonra da buz gibi çayı tiksine tiksine yutuyorsun. Hiç olmadı bir bardaktan sonra bana ayıp olmasa yerinden kalkıp kendine çay doldurmuyorsun. En azından bunda çayın hem daha uzun süre sıcak kalır hem de daha geç biter,” dedikten sonra herhangi bir şey söylemesine izin vermeden mutfağa geçmişti. O an, yıllar sonra ilk defa gözlerinden birer damla yaş akmıştı, Aymira’nın. Acılar içerisinde geçirdiği onca zaman akmayı unutan gözleri nedendir bilinmez o an akmaya karar vermişti…
Yıllar sonra, bir kadın, ona tozpembe bir kupa hediye etmişti, genç kızın içindeki pembe hayallerin nasıl da siyaha büründüğünü bilmeden. Belki de yeryüzündeki en nefret ve acı dolu rengin pembe olduğunu düşündüğünü bilmeden… Acıyla tanıştığı o ilk anda, pazardaykan annesine alması için saatlerce yalvarıp kendini tezgahın üzerine attığı o minik, pembe taytını giydiğini bilmeden…


Daldığı derinliklerden kurtulmak için gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra bardakların da durduğu çekmeceli dolabın ikinci gözünden iki servis tabağı alıp üçüncü çekmeceden çıkardığı atıştırmalıkları tabaklara dizdi eşit ve simetrik bir şekilde. Tabakları da tepsiye koyup içeri girecekken içeriden gelen yüksek sesler hareketlerinin önüne set kurdu. Bir adam ölüm soğukluğunda bir sertlikle konuşuyordu.
“Bana bak ihtiyar! Bu dükkan 10 gün içinde boşaldı, boşaldı! Boşalmadı, o zaman ben boşaltırım!”


Daha duyduğu sözleri idrak edememişken çarpılan kapının sesi ile sıçradı olduğu yerde. Bir an tüm bedeni donup kaldı genç kızın. Bedeni, karanlığa doğru yol almaya hazırlanırken defalarca kere tekrarladı içinden: Kendine gel Aymira. Şimdi değil. Sorun yok. Kendine gel…


Bir süre sonra nefes alışları kısmen de olsa normal düzeye ulaşınca iki yanını farkında olmadan sımsıkı bir şekilde kavradığı tepsiyi, tezgahın üzerine geri bırakıp koşarak içeri girdi. Yaşlı kadınının iyice beyazlaşan yüzü ve kalbine doğru giden eli içindeki korkuyu daha da harladı. Hemen masanın ardındaki sandalyeye oturmasını sağladı. Sonra da bir bardağa su doldurup birkaç duyum içirdi. O an nasıl olduğunu sormak için ölüyor olsa da yapamadı. Kelimeleri yoktu ki onun... Gözlerini dikti, yaşlılığın verdiği yıpranmışlıkla kenarları kırış kırış olmuş gözlere. İçindeki endişeyi görsün ve ona iyi olduğunu söylesin istedi...


Yaşlı kadın, aylardır kızın sessizliğine ve tepkisizliğine iyice alışmıştı. Şimdi kendisi için bu kadar endişelendiğini görmek, bir yandan içini umutla doldurmuş diğer taraftan üzüntüye boğulmasına sebep olmuştu. Kızın üzgün gözlerine bakarken elini tutarak “İyiyim, merak etme güzel kızım,” dedi, yüzünde yalancı bir tebessümle.


Aymira, elini tutan bembeyaz, buruş buruş eli sımsıkı sararken umutla kırptı gözlerini. Derin bir nefes aldı, rahatlayarak… Hemen ardından dudakları hafifçe iki yana büküldü ama bu o kadar kısa sürmüştü ki yaşlı kadının, bir an yanlış gördüğünü düşünmesine sebep olmuştu. Geri dönüp mutfağa doğru ilerlerken yaptığı hareketin şaşkınlığını yaşıyordu o da. Kasları dahi garipsemişti bu hareketi. Sahi en son ne zaman gülmüştü?


Yaşlı kadın, umutla baktı genç kızın ardından. Diliyordu ki kendi gibi, gönlü gibi güzel bir hayatı olsun bundan sonra, mutluluğu kucaklasın da o küçük kalbi korkuyla değil mutluluğun en büyüğü ile çarpsın göğsünde. En az kendi gönlü kadar güzel bir gönül yer etsin hayatında. Tebessümleri korkak göçek değil, benliğine sığmaz olsun...


Ama bilmiyordu, o bembeyaz çehreye, kapkaranlık bir ömür yazmıştı Yaradan. Beline kadar uzanan, dalga dalga kızıl saçlarından daha kızıl bir acıydı alnına yazılan. Güzel yüzüne renk katan pembemsi dudaklara mutlulukla gülmek yazılmamıştı. Kırk yıllık hatırın mirasçısı koyu kahveleri, yalnızca acıyı miras almıştı kaderden ya ondan sebep hiçbir zaman masmavi günleri göremeyecek, hep karanlıklarla kuşanacaktı. Fırtınaların, kara bulutların habercisi olacaktı…

***

Sosyal medya: asliyilmazmyreal , asliyilmazhikayeleri ve myrealsbooks


Kocaman Sevgilerimle,

23 Ocak 2019 Çarşamba

Okudum Bitti - BİR BAŞKA MAVİ / AMY HARMON ~~

Selamlar Blog dostlarım,

Yeni bir kitap yorumu ile geldim. Umarım bu yorumları okumak sizlere bir şeyler katıyordur :)

Tanıtım:
TERSYÜZ'ün yazarından, hiç kimsenin "birisi" olmasının... alışılmadık bir dostluğun, umudun iyileşmeye ve kefaretin aşka dönüşmesinin hikâyesi.

Blue Echohawk kim olduğunu bilmiyordu. Gerçek adından ya da doğum gününden bihaberdi. İki yaşında terk edilmiş, bir başıboş tarafından büyütülmüş ve on yaşına kadar okul yüzü dahi görmemişti. On dokuz yaşına geldiğinde, yaşıtları üniversiteye ya da yeni hayatlarına doğru giderken, Blue hâlâ lise son sınıftaydı. Annesiz, babasız, inançsız ve geleceksiz Blue Echohawk aynı zamanda zorlu bir öğrenciydi. Sertti ve kendi bildiğini okuyordu. Ayrıca son derece çekiciydi. Yani, genç bir İngiliz olan ve sorun çıkaranları kanatları altına almaya meyilli ve Blue'yu çözmeye kararlı tarih öğretmeninin tam tersiydi.

Âşık olmak, kim olduğunuzu bilmediğinizde zor olabilir. Kim olduğunu ve sizinle neden birlikte olmaması gerektiğini tam olarak bilen birine âşık olmak ise imkânsızdır.

"Şimdiye kadar bir karaktere hiç bu kadar bağlanmamıştım. Mendillerinizi kapın ve uzunca bir süre oturmaya hazır olun, çünkü bu kitabı bitirene kadar bırakmak istemeyeceksiniz!
-Read This ~ Hear That-

"Amy Harmon'ın yarattığı hikâyeler ve karakterler, bir şekilde içime işliyor ve kalbimi yıkıp geçiyor."
-Brittany and Bianca Blab Books-

"Bir Başka Mavi'nin duygusal şiddeti okurları sarsacak. Amy Harmon büyüleyici bir hikâyeye imza atıyor ve bir kez daha okurlarını kelimelerin ötesinde etkilemeyi başarıyor."
-Romantic Reading Escape-
Sayfa Sayısı: 386
Baskı Yılı: 2015
Yayınevi: Yabancı
Yayın Koordinatörü : Berke Kılıç

Benim Yorumum:

Evet, kitabı sevmedim, diyemem ama sevdim de diyemiyorum... Sevgili yazara sormak istiyorum; o nasıl bir finaldir?
Bence canım hikaye ziyan olmuş o finalle :/
Kitapla ilgili neredeyse hiç olumsuz yorum okumadığım için belki de beklentim fazlaydı bilemiyorum ama ne yazık ki bana eksik geldi. Bazı konular çok üstün körü geçilmişti. Ve nasıl bir silsile ise herkes başkasının çocuğu, herkes genç yaşta hamile kalmış ve çocuğunu başkasına vermiş gibi gibi...

Neyse, olumsuzlukları bırakalım bir de olumlu yanlara geçelim :)
Jimmy kitapta en sevdiğim karakterdi. İçimde, ağaç oymacılığı hakkında internette bir şeyler araştırma isteği bile uyandırdı :)

Wilson, nasıl bir öğretmendin sen öyle :)

Ve Blue aferin sana güçlü kız!

Genel olarak vakit geçirmek için alıp okunabilecek bir kitap.

Benim Puanım ne çok iyi ne de çok kötü arada bir şey: 3/5

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,

MyReal

9 Ocak 2019 Çarşamba

Okudum Bitti - USTA / ÖZGE ERKİN ~~

Selamlar blog dostlarım,

Yılın ilk kitap yorumu ile geldim.


Tanıtım Bülteni:
Bozkır ayazına tutulmuşçasına uyuşur parmaklarınız da yine ruhunuzun o ince aksine tepkisiz kalamazsınız. Nefesinizden üfler, nefsinizden yontarsınız onu. Her seferinde şekil alır kırık dökük vicdanınız. Af dilersiniz birbiri ardına…

Tespih bu; sabır çektirir, ah çektirir. Ama hep çektirir. Tıpkı kader gibi. Hep size çektirir.

Rengini yârin gözlerinden alır kimi zaman, kimi zamansa zifiri karanlıktan. Ama huzuru her daim Yaradan'dan.

Hayatın ayazını ciğerine çekmiş, kendi gibi soğuk taşlarda deva bulan bir usta.

Soğuk taşları gönlünün ateşinde ısıtan bir kadın.

Ve tespihe dizilir gibi ardı ardına dizilen kehribar rengi acılar...

Usta'nın aşkı size sabrı öğretecek ince ince.
Sayfa Sayısı : 320
Yayınevi : Müptela Yayınları
Baskı Yılı : 2018
Yazar : Özge Erkin


Benim Yorumum:
Kitabı çıkar çıkmaz almış olsam da istedim ki 2019'un ilk kitabı olsun, yıla güzel ve özel bir başlangıç yapmış olayım. Çok şükür ki öyle de oldu :)

Özge Erkin'in kalemine ne kadar hayran olduğumu beni yakından tanıyan herkes biliyor. Ama Tahir... Ah Tahir sen nasıl güzel bir insan nasıl güzel bir adamdın öyle!
Özge Erkin'in tüm kitaplarını okuyup yaratmış olduğu karakterleri gerçek anlamda çok çok sevmiş olsam da Tahir hepsinin -Devran(Destan)'ın- bile üstüne çıktı. O kadar bizden, o kadar güzel kalpli ki...
Kader kurbanı güzel adam, ne acılar çekip yüreğine ne mezar taşları dikiliyor. Yine de asla isyan etmeden, büyük bir sükut ile teslimiyet ile her acıya nasıl da eyvallah ediyorsun sen öyle!

Peki sen, pek bi'asi Çelik Prenses, Dilem Hanım! Sen nasıl bir kadındın öyle. Helal olsun sana!

Özge ablacım yine nasıl güçlü nasıl harika bir kadın karakter yazmışsın, nasıl güzel bir aşk sunmuşsun ömürlerine...

Büşra'cım seni de unutmadım hikayemizin en enerjik, deli dolu San Joseph mezunu biricik halk çocuğu.

Puanım: Yıldızlı 5 Pekii!





Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,

MyReal

13 Aralık 2018 Perşembe

Okudum Bitti - SARAI / J.A. REDMERSKI ~~

Merhabalar blog dostlarım,

Uzun bir inziva döneminden sonra bir kitap yorumuyla tekrar sizlerleyim... Yıllar içerisinde canım blogum ve sizler alıştınız aslında benim bu kayboluşlarıma. İşte tam olarak en sevdiğim yanı da bu ya blogumun, ne kadar zaman sonra dönersem döneyim hep kucak açtı bana... Neyse çok da duygusallaşmadan kitap hakkındaki yorumuma geçeyim.


TANITIM:
"Beş yıldız!" 
-The Book Enthusiast -

"Bu seri inanılmaz."
-Smi Book Club-

The New York Times, USA Today ve The Wall Street Journal'ın çok satan yazarı J.A. Redmerski'den tutkunun ve hayatta kalma mücadelesinin romanı… 

Sarai henüz on dört yaşındayken annesi tarafından Meksika'daki bir uyuşturucu baronunun yanında yaşamaya zorlanmıştır. Fakat Sarai, normal bir hayatın ne demek olduğunu unutmasına rağmen, zorla alıkonulduğu evden kaçma umudunu da hiç yitirmemiştir. Soğukkanlı bir katil olan Victor da tıpkı Sarai gibi çocukluğundan beri hep ölüme ve şiddete tanık olmuştur. Victor öldüreceği yeni hedefiyle ilgili bilgi almak için Sarai'ın bulunduğu yere geldiğinde genç kız ,buradan kaçabilmek için elindeki tek fırsatın bu adam olduğunu anlar. Ne var ki, işler Sarai'ın planladığı gibi gitmez ve tehlikeli bir adamın elinden kaçarken, kendini Tucson'a giden bir kamyonun arkasında değil, bambaşka tehlikelerin içinde bulur. 

Firar sırasında Victor içgüdülerinin etkisindeki kişiliğinden sıyrılır, vicdanının sesini dinler ve Sarai'a yardım etmeye karar verir. Çift birbirine gittikçe yakınlaşırken, Victor kızı korumak için her şeyini, hatta herkes gibi Sarai'ın ölmesini isteyen erkek kardeşi Niklas'la aralarındaki ilişkiyi bile tehlikeye atar. Victor ve Sarai birbirlerine olan güvenlerini arttırırken, aralarındaki uyuşmazlıklar da zamanla azalmaya başlar. Peki Victor'un kaba kuvvete dayanan yetenekleri ve tecrübesi Sarai'ın hayatta kalmasına yetecek midir? Bu kitap Sarai ve Victor'un hikâyesidir.
(Tanitim Bülteninden)

Çeviri: Murat Karlıdağ

Sayfa Sayısı: 416

Yayınevi: Ephesus Yayınları
İlk Baskı Yılı : 2016



Benim Yorumum;

Serinin tamamını uzun zaman önce okumuş olsam da ilk yorumu paylaşmak bugüne kısmetmiş ☺️

Bu seri hakkında yazılan yorumlar o kadar iyi ve güzeldi ki serinin tamamını hiç düşünmeden büyük bir hevesle aldım. Gelin görün ki bazı özel sebeplerimden dolayı başlamak nasip olmamıştı ve bir süre öylece ofisin kitaplığında kalakaldılar... En son Lydia'yı da alınca hadi Bismillah dedim ve bir gece uyumadan önce okumaya başladım.

İlk kitap Sarai ikinci gün öğleden önce bitti. Genel olarak yazarın anlatımını sevdim, okurken insanı sıkmıyor ya da rahatsız etmiyor. Bir solukta okunup bitebilecek kitaplardan. Serinin devamını da büyük bir merak ve heyecanla okudum bitti bile.🙊 Onların yorumlarını da ilk fırsatta paylaşacağım.(Amin inşallah 😂)

Sarai aslında hem ürkek hem cesur, esaretten kurtulmak için elinden gelen her şeyi yapıyor ve görünen o ki özgürlüğünü de elde ediyor.
Victor çok zeki ve güçlü olmakla beraber kafasının içinde neler döndüğünü ilk kitaptan anlamak pek mümkün değil.
Ama genel olarak dünyadaki hemen hemen tüm pisliklere ‘alıkoyma, uyuşturucu gibi’ şahit olup merhaba dediğimiz bir kitap.

Son olarak her kitabın içinde kaçıncı kitap olduğu yazıyor olmasına rağmen canım Merve‘ye sormaktan hiç bıkmadığım Katiller Serisi Sıralamasını da paylaşayım;

  1. Sarai
  2. Izabel
  3. Kuğu ve Çakal
  4. Kötülük Tohumları 
  5. Kara Kurt 
  6. Victor
  7. Lydia 
Puanım: 5/5 


Kocaman Sevgilerimle,


MyReal

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Yürek Yangını

Selamlar blog dostlarım,

Uzun yıllardır bu blogta yazıyorum. Hep güzel anılarımı, yapmaktan zevk aldığım şeyleri paylaştım sizlerle bir süre önce de nişanımın detaylarını anlatmış, tüm sevincimi sizlerle paylaşmıştım.

Ömrümde ilk defa sizlerle acımı paylaşacağım. Çünkü bir şekilde anlatmaz isem bu acı beni boğacak biliyorum. Yıllar öncesinde rumuzlar ile tanıştık, birbirimizi bilmez, tanımazdık. O yüzden hep kolay ve güzeldi burada düşündüğün, hissettiğin her şeyi paylaşmak. Şimdi her şey öylesine zor ki... Artık bu evin annesi sensin, annenin yerini sen alacaksın, kardeşlerin, baban, yeğenlerin hepsi sana emanet, sözlerini duyup gözyaşlarını yüreğine akıtmak... Öylesine rahat dökülüyor ki bu sözler insanların dilinden, yaşamak da öyle kolay olsun istiyorsun ama o kadar acı ki... Sabahları sofrayı hazırlayıp seni nazlandıra nazlandıra uyandıran bir annenin olmaması, gün içerisinde acıktım ama yaaa ne yicem, diye söylenip eşek kadar oldun hala benden mi bekliyorsun hazırla da birlikte yiyelim hanımefendi, diyen bir annenin olmaması...

En zoru hangisi onu da bilmiyorum. Bir telefonla uykundan sıçrayarak uyanmak mı? Söylenenlere inanmayıp defalarca anneni arayıp ulaşamamak mı? Saatlerce bir arabaya sıkışıp bir an önce annene kavuşmak için dualar ederken aslında annenin çoktan bir melek olduğunu bilmek ama kabullenememek mi? Dokunmaya kıyamadığın, ipeklere sarsan az geleceğini düşündüğün annenin ucuz bir ceset torbasına konduğunu görmek mi? Hala capcanlı duran yüzüne bakarken buz tutmuş bedenine dokunup o soğuklukla yanmak mı? Yoksa ne kadar sararsan sar onu bir türlü ısıtamamak mı?
Hala misler gibi, anne gibi kokarken canlı olmadığını, artık orada olmadığını söyleyip kendince seni sakinleştirmeye çalışan ama içinde kopan kıyametten bir haber olan onlarca insanı dinlemek zorunda olmak mı?
Meleğinin abdestini aldıracak olanlara nolur annemi çok güzel yıkayın, canını yakmayın diye ağlarken, aslında söylediklerinin ne kadar da saçma olduğunu bilsen de kendine engel olamamak mı?
Annenin bembeyaz kefenlere sarılışını izlemek mi? Tabutuna omuz vermek mi? Onu kabrine defnetmek mi? Yoksa tüm dualar bitip de insanlar yavaş yavaş dağıldıktan sonra anneciğini ilk defa gittiğiniz ama ömrünün sonuna dek gitmekten asla vazgeçemeyeceğin o yerde bir başına bırakıp oradan uzaklaşmak mı?

Eve geri dönüp annenin yıkanmış ve ipte asılı olan kıyafetlerini toplamak mı daha zor? Yüreğin yana yana, ellerin titreye titreye ona ait özel eşyaları toplamak mı? Yoksa tüm bu acıyla savaşırken ağlamaya bile izninin olmaması mı? Hangisi daha zor? Yoğun bakımda olan enişteni, dayını, ölümle savaşan teyzeni düşünürken ve onların çocuklarının karşısında güçlü durmaya çalışırken Annenin acısına bile ağlayamamak mı? Hangisi daha zor?

Günler önce yazıp da paylaşamadıklarım bunlar. Zaman gelip geçiyorsa da hissedilenler hiç değişmiyor... Çok şükür dayım, büyük teyzem ve eniştem yoğun bakımdan çıktılar, tedavilerine evlerinden devam ediliyor. Küçük teyzem de geçtiğimiz hafta özel odaya alındı, inşallah ki bir hafta içerisinde İstanbul'a nakli yapılacak. Ancak onun için durumlar çok daha karmaşık. Henüz hiç konuşamıyor ve sağ tarafını hareket ettiremiyor... Yine de en azından yaşıyor ve bir kez olsun ona öyle sıcacıkken sarılabilecek olmanın buruk da olsa mutluluğunu yaşıyoruz...

Canım annem...  O bizi bırakıp gideli 44 gün oluyor... Ben hala o günde o anda canım anneme sarıldığım o saniyede kalmış gözlerimi açıp kapattığım her seferinde o tatlı yüzünü görüyorken zaman çoktan akıp geçmiş bile... İnsan hep o anda kalacağım sanıyor, bir daha zaman akmayacak, dünya duracak, gece gündüz bitecek, hiç konuşmayacak, kendini bir daha asla yaşayamayacak sanıyor... Ama bu yalan dünya acı, yüreğinin en tepesine tahtını kursa da dönmeye devam ediyor. Seni hayatın keşmekeşi ile boğuyor... Hala ödenecek faturaları takip ediyorsun, ay başı geldi kira ödenecek diyorsun, aaa evde bilmem ne kalmamış almamız lazım diyorsun, hii çamaşırları makineye atmayı unuttum, diyorsun, daha nicelerini söylüyor ve ne acıdır ki yaşamaya devam ediyorsun...

Herkes gidip de geceleri başını yastığa koyduğunda sırtını iyice örttüğünden emin oluyorsun. Çünkü biliyorsun ki kaç yaşına gelmiş olursan ol, her gece gelip de üstün açık mı diye kontrol eden meleğin artık yok, ait olduğu yere, kendi cennetine gitti ve sen dünya denilen bu cehennemde yaşamaya devam etmek zorundasın... Bekle ben de geliyorum, sensiz zaten yaşamıyorum ki, ne anlamı var nefes almanın bile diyemeden sıranın sana gelmesini beklemek zorundasın... Aldığın her bir nefes yüreğine hançer olup saplansa da sabretmek zorundasın...

Hüzün uğramasın kimsenin yüreğine. Hele ki böylesine bir acıyla, "ölüm" denilen o gerçekle hiç tanıştırmasın Rabbim sizleri. Çünkü o zaman tanıştığınız yalnızca ölüm olmuyor, hayatınızın tüm gerçeği oluyor... Dost, arkadaş, akraba, can, kan dediğiniz ne varsa her şeyin, herkesin "gerçek" yüzünü görmenin acısını da yaşıyorsunuz aynı zamanda. Eksilip giden yalnızca ölümle aranızdan ayrılan sevdiğiniz olmuyor, hayata dair inancınız, insanlara olan güveniniz, yaşama sevinciniz her şey bir anda yok olup gidiyor ve sizin elinizden hiçbir şey gelmiyor. Çaresizlik dolanıyor boynunuza, nefesinizi kesiyor ama bir türlü ölmenize de izin vermiyor, bir arafta kalıyor ruhunuz, ne iyi ne kötü, ne diri ne de ölü...

~~

44 gün de geçti 100 gün de hatta tam 4 ay 14 gün oldu bile... Sensiz gelinlik almaya gittim anne, biliyor musun görevli bir abla var adı Yeşim. Ben seni anlatırken onun bile gözleri nemlendi, zor tuttu kendini... Sensiz bir de bayram geçirdik Gülazer. SENSİZ... Kimsesiz... O, çok güvendiğimiz, inandığımız hiç kimse kalmadı biliyor musun Annem? Mezarlıktan döndükten sonra herkes eşini, evladını alıp yuvasına döndü. Benle babamsa o buz gibi adına artık yuva diyemediğimiz barınakta yapayalnız kalakaldık... Ah Annem, sensizlik o kadar zor ki ağlamak bile artık boş geliyor. Her şey kanıma dokunuyor, kendimden bile nefret ediyorum... Bir anda bir şeye güldüğümü ya da mutlu olduğumu hissettiğim her an içimde amansız bir acı ve suçluluk beliriyor, kendime engel olamıyorum.

Seni çok özlüyorum annem, öyle çok ki artık olur olmadık yerde ağlarken buluyorum kendimi, tutmuyorum, tutamıyorum içimde... Seni çok seviyorum annem öyle çok ki yokluğun kavurdukça anlıyorum, dayanamıyorum... Bir sevgi insanın canını nasıl yakar ki böyle? Seni sevmek de yakıyor benim canımı, özlemek de, sensizlik de...

~~

Her defasında kelimeler oluyor kurtuluşum. Ne yapacağımı bilemediğim her anda soluğu alıyorum satırlar arasında... Kim bilir belki de böyle olursa bir gün ben de göçüp gitsem de canım, Gülüm, annem bu sayede ölümsüz olacakmış, bir gün biri bu yazılanlara denk gelecek de canım anneme 'Allah rahmet etsin.' diyecek de onun da ruhu huzura erecek gibi hissediyorum...

Gerçi ne hissettiğimi de bilmiyorum ya neyse...
 //Ağustos 2018

MyReal Aslı Yılmaz.

9 Mart 2018 Cuma

Aslı & Cuma(Murat) İsteme Söz Nişan Hepsi Bir Arada! ~~

Selamlar Millet!

Uzunn ama çokk uzun bir yazı ile karşınızdayım bu defa. Sıkılıp yarısında okumaktan vazgeçmek yok bak ona göre! :)
Instagram ve facebook hesaplarımı takip edenler bilirler, geçtiğimiz pazar günü erkek arkadaşımla nişanlandık. İlk saatler için biraz gergin olsak da inanılmaz eğlenceli ve güzel bir gün geçirdik.

Öncesinde daha çok kadınların merak ettikleri kısmı yani yüzük tepsisi, nişan masası ve hediyeliklerle ilgili hazırlıklarımı anlatacağım sonrasında tüm ayrıntıları.

Elbette ben de bu aşamalardan geçen tüm hemcinslerim gibi instagram ve pinterest üzerinden birçok araştırma yaptım, birçok hesaptan fiyat istedim vs vs. Yapılanlar her ne kadar hoşuma gitse de açıkçası istenilen fiyatlar bana gereksiz fazla geldi eh hal böyle olunca da iş başa düştü diyerek her şeyi kendim hazırlamaya karar verdim. Çok sevdiğim eski komşumuz, Esma Teyzecim de benim süper kahramanım oldu bu konuda :)
Gültepe'de önünden geçip gittiğimiz ama dönüşte neyse bir bakalım ya diyerek girdiğimiz bir mağazadan -adını ne yazık ki şu an hatırlayamıyorum- nişan tepsisi için kullanmak istediğim kütük tepsilerin ham -süslenmemiş- hallerini buldum. Aşağıdaki görselde gördüğünüz ürünleri aynı mağazadan çok cüzi bir fiyata aldım ve Esma Teyzeme gittim.

2 Mart 2018 Cuma

İzledim, Yorumladım / YEDİNCİ HAYAT - YEDİ KIZ KARDEŞ ~~


Selamlar Millet!

Yepyeni bir film yorumu ile karşınızdayım! (:

Öncelikle belirteyim bu seferki filmi beğendim! Feminist yanım mı ağır bastı onu bilemiyorum ama (:
Bu yedizler onca zaman nasıl yakalanmadan yaşamaya devam ettiler gerçekten onu çözemedim ve öğrendiğim her yeni bilgiyle her defasında helal olsun dedim. Takma saç, aynı renk oje, aynı makyaj, her gün birbirlerine verilen bilgiler vs vs... Her an heyecan doruktaydı, of sıkıldım artık geçsin şu sahne dediğim tek bir an bile olmadı ve canım Wednesday... O, benim favorimdi ve başına gelenler beni çok üzdü... Ne saçmalıyorum, hangisinin ölümü üzmedi ki, hepsi berbattı! :'(

En başından beri başlarındaki belanın sebebinin kim olduğunu biliyordum-tahmin ediyordum- ve yanılmadım da ama sebebi beni şok etti. Kızmak istediysem de o 'sebep', elimi kolumu bağladı, kızamadım. Yine de bu yedizlerin ve diğer 'ilk çocuk' olamayanların yaşadıkları beni kahretti... Umarım gelecekte dünya gerçekten de böyle bir yer haline gelmez...

Genel bilgileri ve kendi izlediğim linki de paylaşıyorum :)


Yönetmen : Tommy Wirkola
Senaryo : Kerry Williamson, Max Botkin
Oyuncular : Cassie Clare, Christian Rubeck, Glenn Close, Marie Everett, Marwan Kenzari, Noomi Rapace, Willem Dafoe
Orijinal İsim : Seven Sisters – What Happened to Monday

Yakın bir gelecekte (Distopik) dünya nüfusu kontrol edilemez boyutlara ulaşıp, kaynaklar tükenip, kıtlık baş gösterince, bütün ailelere tek çocuk kotası konulmuştur. Fazlalık çocuklar devlet tarafından öldürülmektedir. Böyle bir ortamda yediz çocukları olan bir baba (Willem Dafoe), çocuklarını evinde herkesten saklayarak büyütür. Haftanın yedi gününün isimleriyle adlandırdığı kızları haftanın 1 günü sırayla dışarı çıkmakta, evin dışında ortak Karen Settman (Noomi Rapace) kimliğini kullanmaktadırlar. Bu şekilde artık yetişkin olan yedizler, günün birinde Pazartesi’nin eve gelmemesiyle hep birlikte dışarı çıkap kardeşlerini aramak zorunda kalacaklardır.






Not: Görsel/ler ve genel bilgiler Google'dan alıntıdır.

İzleyen ya da izleyecek olan herkeslere iyi seyirler!

Kocaman Sevgilerimle,

23 Şubat 2018 Cuma

İzledim, Yorumladım / SONSUZLUK ODASI ~~

Selamlar Millet!

Yeni bir film yorumu ile işte geldim buradayım! (:

Sonsuzluk Odası, aslında gerçekten merakla izlemeye başladığım bir filmdi -zira teknolojiye karşı yoğun bir ilgim var ama üzülerek söylüyorum ki çok sıkıldım! :/

Yalnızca sonunu merak ettiğim ve açıkçası o an için yapacak daha iyi bir işim olmadığı için izlemeye devam ettim ama sonu da çok vasattı. Hiç beklediğim gibi çıkmadı. Kısacası benim için izlemesem de olurmuş dediğim bir filmdi.

Genel bilgileri ve kendi izlediğim linki paylaşıyorum elbette :)


Yönetmen : Travis Milloy
Senaryo : Travis Milloy
Oyuncular : Brandon Loomis, Cassandra Clark, Christopher Soren Kelly, Chuck Klein
Orijinal İsim : Infinity Chamber

Bir mahkum yıllardır bir hapishanede tıkılı kalmıştır. Ama bu durum ona göre değildir. Artık son noktaya gelmiştir. Bu zamandan sonra onun hâlâ burada kalma gibi bir şansı yoktur. Ne yapıp edip bu delikten çıkmalıdır. Bir kere bir şeyi kafaya koyan bu adam yapmadan rahat duramayacak olan kişilerdendir. Ama bu hapishanenin her şeyi otomasyon ile kontrol edilmektedir. Yani her şey bilgisayarla yapılmaktadır. Bu durumu saf dışı bırakmanın tek yolu ise yine bir bilgisayardır.
Bilgisayar ile arası iyi olan bu mahkumun tek ihtiyacı bir bilgisayardır. Eğer bir bilgisayar bulabilirse buradan kurtulacağını düşünmektedir.
Not: 1 Ödül ve 1 Adaylık. Müzik: Jacob Yoffee




Not: Görsel/ler ve genel bilgiler Google'dan alıntıdır.

İzleyen ya da izleyecek olan herkeslere iyi seyirler!

Kocaman Sevgilerimle,

16 Şubat 2018 Cuma

İzledim, Yorumladım / GÖKYÜZÜNÜN ÖTESİNDE ~~

Selamlar Millet!

Daha önceden de olduğu gibi izlediğim dizi/filmlerin yorumlarını da paylaşmaya kaldığım yerden devam edeceğim. İlk yorumum da Gökyüzünün Ötesinde filmi hakkında olacak. Öncelikle söylemem gerekiyor ki son zamanlarda Fantastik/Bilim Kurgu türünde film ve kitaplara inanılmaz şekilde kafayı taktım!
Elimde kitabım varsa onları okuyorum yoksa her gün mutlaka bir film izliyorum.

Gökyüzünün Ötesinde filmi de yakın bir zamanda hadi fantastik bir şey izleyeyim derken denk geldiğim bir film. Açıkçası filmi çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet bazı anlarda çok gerildim, çok sinirlendim, çok etkilendim falan ama o anlar ne yazık ki çok azdır... IMDB puanı da öyle kötü değil aslında ama belki de bana hitap etmedi bilemiyorum.

Aşağıya filmin genel bilgilerini bırakıyorum. Bir de izlediğim siteye ulaşabileceğiniz linki.


Yönetmen : Liam O'Donnell
Senaryo : Liam O'Donnell
Oyuncular : Bojana Novakovic, Frank Grillo, Iko Uwais
Orijinal İsim : Beyond Skyline Gökyüzünün Ötesinde (Altyazılı) 5.7/10

Los Angeles halkı uzaylı istilasıyla dünyadan silindiği vakit, dedektif Mark Corley (Frank Grillo) oğlunu kurtarmak adına uzaylı gemisine girmeye çalışır. Ancak gemi Güneydoğu Asya’da kaza yaptıktan sonra, dedektif hayatta kalanları toplayıp bir birlik kurarak, oğlunu ve dünyayı kurtarmanın yollarını arar.







Not: Görsel/ler ve genel bilgiler Google'dan alıntıdır.

İzleyen ya da izleyecek olan herkeslere iyi seyirler!

Kocaman Sevgilerimle,

9 Şubat 2018 Cuma

Minnak Duyuru~~

Selamlar Millet!

Uzuuunnnn ama çokk uzun zamanlar oldu blogumla gerektiği gibi ilgilenmeyeli, kendimi çok kötü bir anne gibi hissediyorum. En önemli sorumluluğumu yerine getirmiyormuş gibi... Ama çok şükür ki geri geldim. Bundan sonra burada ve sizlerin bloglarınızda olacağım.

Okuduğum, izlediğim, gezdiğim, yazdığım, bana dair her şey burada olmaya devam edecek (:

Umarım kimsecikler beni unutmamıştır ve yeniden sevgiyle sarmalanırız.

Kocaman Sevgilerimle,

MyReal

27 Kasım 2017 Pazartesi

İstanbul Blogger Buluşması - Kahve Bahane -5 ~~

Selamlar Millet!!!

Birkaç hafta önce instagram hesabımda duyurmuştum bir de buradan paylaşayım ki görmemiş, duymamış kimsecikler kalmasın! (:

Bu pazar yani 3 Aralık'ta 13:00 'de Babil Cafe -Kadıköy- 'de buluşuyoruz. Duyanlar duymayanlara söylesin, herkesler koşa koşa gelsinn!!! (:




Görüşmek üzere,

Kocaman Sevgilerimle,

11 Kasım 2017 Cumartesi

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Bölüm 4: Oyun Zamanı~~

Selamlar canlar!

Keyifli okumalar (:
İlk bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
İkinci bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
Üçüncü bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^

***

4. Bölüm: Oyun Zamanı~~

Toplantı bitip de herkes yavaş yavaş ayrılırken odadan Savaş burnundan soluyordu. Bu iş, onun için çok önemliydi. Bu ihaleyi kaybetmesi demek yıllarca inşa etmek için savaştığı şirketi başta olmak üzere her şeyi kaybetmesi demekti. O şirketi ele geçirmek için yıllar içinde adeta boka batmış ve her türlü pisliğe bulaşmışken şimdi bir yeni yetmenin kendisini alt etmesine izin veremezdi!

Hırsla yerinden kalkarken kendisine korkuyla bakan asistanına öldürürcesine bir bakış atıp çantasını ve bilgisayarını toplaması emrini verdi. Toplantı odasının çıkış kapısına doğru yol almadan hemen önce son kez o buz mavisi gözlerle karşı karşıya gelirken gözlerinden ateşler saçıyordu ama hayatında ilk defa bakışları, karşısındaki adamda istediği etkiyi yaratmadığı gibi onun soğukluğu karşısında tükenip gidiyordu. Damarlarındaki kanda akan öfke neredeyse somut bir hal almıştı. Bir an daha düşünmeden terk etti toplantı odasını. Asansörde geçirdiği birkaç dakika öfkesini daha da harlamıştı. Şirketten çıkıp arabasına bindiği an telefonunu eline alıp en güvendiği adamını aradı.

“Bana hemen bugünkü toplantıya katılan ve işi elimden alan piç ve onun destekçisi olan herif hakkındaki her şeyi bulacaksın! Analarından çıktıkları andan itibaren aldıkları her nefesin bilgisini istiyorum. Hemen!” deyip kapattı telefonu. Onun görüşmeleri de böyleydi işte, insanlara karşı asla tolerans göstermezdi. Onun için çalışıyorsanız onun mallarıydınız. Sizi istediği zaman, istediği şekillerde kullanırdı. Nasıl olduğunuzu, isteyip istemediğinizi sormazdı. Eğer o istiyorsa sizin ne istediğiniz ne hissettiğinizin bir önemi yoktu.

Barlas, suratına kapatılan telefonla birlikte dişlerini sıkmış, telefonu neredeyse parçalayacak kadar yoğun bir kuvvet ile yumruk yaptığı elinde kıstırmıştı. Yıllardır bu adama karşı gösterdiği müsamaha dayanılır gibi değildi ama hayatı tam da boka sarmışken ve yaşaması yalnızca bir saniyelik bir karara bağlıyken ona hayatını bağışlayan kişiydi Savaş. O yüzdendi yıllardır yanında olup ona sadıkmış gibi davranması. Aslında istediği an alaşağı edebilirdi onu. Her şeyini elinden alabilirdi. Tüm adamlarını yıllar içerisinde kendi seçmiş, o, sıcacık ve güvenliği hat safhada olan şirketinde her hafta değiştirdiği fıstık gibi sekterleri ve asistanları ile gününü gün ederken kendisi İstanbul’daki her türlü pisliği öğrenmiş, birçok gücü eline geçirmişti. Ama umurunda değildi. Savaş’ın adını kullanmak, kendi adını kullanmaktan daha iyiydi. Gün gelip de işler istediği gibi gitmezse bok yoluna giden kendisi olmayacaktı. Bu düşünce ile yüzünde şeytani bir tebessüm belirirken yer altı dünyasının en iyi hackerlarından birini aradı. Tabi ki de yer altı dünyasının o öldürücü karanlığını ve kimi nasıl elinde tutması gerektiğini, hayatta kalmak için ne yapması gerektiğini avucunun içi gibi biliyordu. Tıpkı kimin ne işe yaradığını bildiği gibi…

Yalnızca birkaç saat sonra Ateş ve Azad’a dair tüm bilgiler, fotoğrafları ve birçok önemli belgenin fotokopisi ile birlikte masasında dururken geriye doğru yasladığı sandalyesinde oturmuş, viskisini yudumluyordu. O bilgileri Savaş’a henüz vermeyecekti. Adamın sinirden kudurması ve bilgiler için kendisini yeniden araması için bir süre daha beklemesi gerekiyordu. Savaş’ın kendisine muhtaç olması hayvansı bir tatmin yaşatıyordu ruhuna.

Yerinden kalkıp ofisindeki gizli bölmeye giderken sekreterini arayıp kendisine çıkmadan bir kahve getirmesini söyledi. Odanın içinde bulunan bu gizli bölmeyi, dikkat çekmemesi için bir giyim odası gibi dizayn ettirmişti. İçeri girildiği an birkaç farklı bölmeden oluşan bir kıyafet dolabı, aynalar ve küçük duş bölümü gözler önüne seriliyordu ama simsiyah dolap kapaklarından biri, ardında büyükçe bir yatak ve Barlas’ın zevklerine hizmet eden birkaç oyuncağı saklıyordu. Yeni bir oyun için inanılmaz derecede heyecanlıydı... Evet, Barlas’ın farklı bir oyun anlayışı vardı. Elbette o yaşlı moruk gencecik ve fıstık gibi sekreterleri becerirken kendisi kenara çekilip olanları izlemiyordu. Odasındaki gizli bölmeye girdikten sonra kendisini arayan ve odaya girdikten sonra bulamayarak gizli bölmeye giren meraklı kedileri kendisi de tatmin ediyor, onlara asla unutamayacakları anlar yaşatıyordu. Bu, Tanrı’nın ona verdiği bir güçtü ve o da bu gücü kullanmaktan asla çekinmiyordu. Kadınlar onun zevklerine hizmet etmek için varlardı. Aciz, meraklı ve zavallı yaratıklardı. Ruhunun ve bedeninin yaşadığı tatmin için olmasa varlıkları bile gereksizdi.

Üzerindeki ceketi ve gömleği çıkarttıktan sonra eli kemerine uzanmıştı ki içeri giren ve kendisine seslenen kızı duydu. Dudakları keyifle kıvrılırken telefonunu eline alıp kızın hareketlerini izledi. Elbette odasında gizli kameralar vardı ve her anını kendisi bizzat kontrol ediyordu. Bu konuda kimseye güvenemezdi!

Genç kız, üçüncü defa “Barlas Bey, kahvenizi getirdim efendim. İyi misiniz?” derken sinsice gülümsedi. Belli ki bu defa biraz daha uğraşması gerekecekti. Kenarda duran ceket askılığını bilinçli bir şekilde yere devirdi.

Gürültüyü duyan kız, yüzünde dehşet verici bir panik ifadesi ile “Barlas Bey iyi misiniz efendim? Güvenliği çağırmamı ister misiniz?” diye sorunca içinden lanet edip onu odadan defetti. Bu aptal kızı işe kimin aldığını bulup o geri zekalı ile birlikte işten kovacaktı! Öfkeyle dolaplardan birini açıp üzerine siyah bir tişört geçirip çıktı odadan. Kapısını kilitlemişti elbette! Her ne olursa olsun kendisi yokken kimsenin ona ait bir yere girmesine izin vermezdi. Kimin ne yapacağını bilemez, kimseye güvenemezdi.

Son zamanlarda sıklıkla ziyaret ettiği striptiz kulübüne doğru yol alırken, öfkesi hala dinmemişti. Günlerdir izlediği yeni dansçıyı gece yatağa atıp öfkesini onun üzerinde atmaya karar verdi. Striptizciler fahişe değil dansçıdır ayakları ona göre değildi. O sürtüğü yatağında istiyordu ve o, ne isterse o olurdu!

Arabasını valeye teslim edip kulüpten içeri girerken herkesin gözü genç adamın üzerindeydi. Uzun boyu, yapılı vücudu, elaya çalan gözleri, hafifçe alnının üzerine dökülen gür, siyah saçları ile gören herkesi kendine hayran bırakıyordu ama bu yalnızca bir kamuflajdı. Paketi içindekinden daha pahalı olan bir hediye gibiydi Barlas. Tüm o mükemmel görselliğine rağmen içi boş, beş para etmezdi.

Kendisine çevrilen bakışların da etkisi ile yüzündeki piç sırıtışı daha da genişleterek her daim oturduğu, sahnenin tam karşısındaki masasına kuruldu. Sahnedeki kızlara aç gözlerle bakan kalpazanlar ve onları baştan çıkarmak için her türlü hünerini hiç çekinmeden sergileyen, kendini onlara sunan kızlar, soluduğu hava ile birlikte ciğerlerine dolan sigara, şehvet ve alkol kokusu... Tüm bunlar tutkunu olduğu şeylerdi. Para için kendini ayakları altına seren ucuz fahişelerdi kadınlar. Hiçbir değeri olmayan zavallılar! Bu striptiz kulübü ise son zamanlarda önüne sürdüğü yepyeni fahişeleri ile bedenini ve karanlığını doyuruyordu. O, bu pisliklerle nefes alıp bunlarla yaşıyordu. Gözlerini açtığı ilk andan beri karanlık, efendisi olmak için elinden her şeyini almıştı. Tecavüze uğramış, günlerce aç kalmış, kendinden kat kat daha kalıplı şerefsizlerden hayvan gibi dayan yemişti. Ve daha o yıllarda acıyla inlediği her an hem karanlığa hem de tüm yer altına hükmetmeye yemin etmişti!

Gözlerini kapatıp kendisine uzatılan sigaradan derin bir nefes çekerken tamamlanmış hissediyordu kendini. En güçlü, en ilkel dürtüleri haz denizinde boğuluyordu, o anda. Sigarasından son nefesini çekip oturduğu yerden kalkarken mekan sahibi ile göz göze geldi. Hiçbir şey söylemeden adamın odasına doğru yol aldı. Peşinden gelen adamın bir şey söylemesine izin vermeden “Sahnedekini gönder bana,” dedi ve tam kapıyı açacakken kendisine itiraz etmeye niyetlenen adamın yüzüne bile bakmadan boğazına sarıldı. Sol eli hala kapı kolunun üzerindeydi ve dik duruşundan hiç ödün vermemişti. Adamı önüne çekip gözlerini gözlerine dikerken ölüm dolu bir fısıltıydı dudaklarından dökülen.
“Bana karşı koymanın ölüm fermanını okumak olduğunu bilmediğini söyle bana, hadi. O beş para etmez nefeslerini almaya devam etmene izin vermem için af dile benden.”
İşte o, tam olarak buydu. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan, etrafa saçılan haykırışlardan haz duyan bir adam…

Saçlarının arasına yer yer beyazların karıştığı adam, nefes almaya zorlanarak, boğazını saran elden kurtulmak için debelenirken arkadan başka birinin sesi duyuldu. Nefes nefese peşi sıra dizdiği cümleler telaşının yansıması gibiydi...
“Barlas Bey, lütfen affedin efendim. Dansçı kızı getirdim. Odaya girmek için izninizi bekliyor.”

Barlas, kolunun altında amansızca çırpınan adamın yalnızca birkaç saniye sonra nefes alamaz hale geleceğini biliyordu ve arkasındaki adam elinden bu zevki aldığı için daha da sinirlenmişti ama o an için önemli değildi. Ne de olsa minik dansçı kızı onu bekliyordu. Adamı sağ tarafına doğru fırlatıp attıktan sonra kızın yüzüne bile bakmadan, incecik bileğini kavradı ve odadan içeri soktu peşi sıra. O an, yaşını olduğundan en az beş yaş daha büyük gösteren makyajı, bedeninin dörtte birini bile zorlukla örten kıyafetleri ve yüzündeki dehşet ifadesi ile yeryüzündeki en masum ve korunası insandı, genç kız. Ama onu koruyacak, zorla tıkıldığı odadaki iblisin ellerinden kurtaracak kimsesi yoktu.

Kızın yüzündeki her ifadeyi özenle izledi Barlas. Baş ve işaret parmaklarıyla çenesini kavrayıp gözlerinin arasındaki bağı kurmak için kızın başını geriye doğru itti. O gözlerde gördüğü korku ve endişe yeryüzündeki en büyük armağandı karanlık ruhuna. Ve hazla geriliyordu kocaman bedeninin her bir hücresi… Yüzünde şeytanı bir gülümsemeyle süzdü tüm bedenini, genç kızın. Hiç düşünmeden üzerindeki kumaş parçasını parçalayarak sıyırdı bedeninden.


İşte şimdi, oyun zamanıydı!

***
Not: Gözünüze çarpan herhangi bir hata ve / veya eksik konusunda yorum yapmaktan çekinmeyin, lütfen. Sizler açıkları söyleyin ki ben daha iyisini yapabileyim, dimi? :)

Okuyan herkese teşekkürler ~~

Sosyal medya:
Aslı Yılmaz'dan Hikayeler -MyReaL-
https://www.facebook.com/groups/1483907988572435/ (Bu grupta yalnız kadın okuyucular var:))
https://www.facebook.com/MyRealAsliYilmaz/
https://instagram.com/asliyilmazmyreal/
https://twitter.com/MyReaLAsli
https://www.wattpad.com/user/MyReaL
https://ask.fm/MyReaL03

Kocaman Sevgilerimle,

21 Eylül 2017 Perşembe

Okudum Bitti - EBEDİ YANSIMA Kehanet / ÖZGE ERKİN ~~

Selamlar Millet!

Uzun bir aradan sonra çok ama çok canım ablam Özge Erkin'in yeni kitabının yorumu ile karşınızdayım. :)

Aslında bir süredir birçok konuda yazmak istiyor hatta taslaklar da oluşturuyorum ancak bir türlü fırsat bulup da bilgisayar başına geçip düzenlemeleri yapamıyordum. Kısmet olursa bir sonraki yazımda uzun uzun anlatacağım neler yaptım, nerelerdeydim falan filan. Ama şimdi sırada ablişimin kitabına dair yorumum var! :)

TANITIM BÜLTENİ:
Zamanın başlangıcından beri ‘Aydınlık’ ve ‘Karanlık’ birbiriyle savaşmakta, ışığın muhafızları üstün özellikleri ve sonsuz yaşamlarıyla yüzlerce yıldır insanlar arasında dolaşmaktadırlar.


Kevin, baş muhafız olarak tek amacı aydınlığı korumaktır. Amacına engel olabilecek her şeyi bir kenara itmiştir; ruh eşini bile ama hiçbir şey planladığı gibi gitmez. Kevin’in ruh eşi bir melektir ve beklenmedik bir anda karşısına çıkar.


Aşkın ilk mührü kırılırken insanoğluğunun kaderini belirleyecek olan kehanet gün ışığına çıkmış ve ilk işaretini vermiştir. Bundan sonra her şey bir muhafızın kaderinde ve bir meleğin kanadında gizlidir.

Yayın Koordinatörü : Tuğçe Nida Sevin
Yayına Hazırlayan : Yeliz Kuşcu Kıyak
Editör : Duygu Esen Özel
Kapak Uygulama : Aslıhan Kopuz
Sayfa Sayısı : 344


BENİM YORUMUM;
Efenim Özge ablamın kalemine olan hayranlığımı artık hemen hemen hepiniz biliyorsunuz ancak bu defa okuduğum kitabı bambaşkaydı. Tabii üzerimdeki etkisi de... Fantastik okumaya çok çok geç başladığımı düşünsem de her şeyin bir zamanı vardır deyip kendimi avutuyorum.

Açıkçası okuduğum çok fazla fantastik olmadığı için bu konuda ahkam kesemem ama bir okur olarak diyebilirim ki Ebedi Yansıma'yı okurken inanılmaz keyif aldım. Bir solukta bitti. -keşke bitmeseydi- Özge ablamı çok seviyor olsam da Destan, Masum Koza ve diğer Wattpad hikayelerinden sonra Ebedi Yansıma'nın türünün fantastik olduğunu öğrenmek bir an duraklamama sebep olmuştu. Okuyabilecek miyim, sevecek miyim, acaba sıkılır mıyım vs vs bir sürü soru vardı aklımda. Ama ablam beni bir kez daha kalemine aşık etti.

Olay örgüsü, karakterler, güçlü kadınlar, aşk, dostluk, güven, sadakat fantastik türde bile olsa o kadar güzel harmanlanmış ve aktarılmış ki gerçekten hiç sıkılmadan, seve seve okudum. Serinin diğer kitaplarının çıkmasını ise dört gözle bekliyorum.

Olayları anlatıp spoiler vermek istemiyorum. O yüzden bu sefer böyle genel bir yorum yaptım. Umarım yazımı okuyup kitabı almaya karar veren herkes severek okur.

Puanım elbette 5 :)



Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,

MyReal

23 Mayıs 2017 Salı

Okudum Bitti - FIRSATÇI / TARRYN FISHER ~~

Selamlar Millet!

Görüşmeyeli nasılsınız bakalım? Ben yine sevdiğim bir yazarın kitabıyla karşınızdayım. :)


TANITIM BÜLTENİ;

Kalbini sadece bir kez verebilirsin; ondan sonraki her şey ilk aşkının peşinden gelir.

Her fırsattan istifade etmesiyle bilinen sivri dilli Olivia Kaspen, akılsızca çekip gitmesine izin verdiği eski erkek arkadaşı Caleb Drake ile şans eseri karşılaşınca kendisini ilk aşkıyla ikinci bir şans isterken bulur.

Caleb'ın hafızasını kaybettiğini öğrenen Olivia, onu geri kazanmak için ne kadar ileri gidebileceğine karar vermelidir. Ancak gerçek kimliğini ve kötü geçmişlerini gizli tutmaya çalışan Olivia'nın en büyük engeli Caleb'ın kurnaz yeni kız arkadaşı, Leah Smith'tir.
Böylece bu iki hırslı kadın arasında kendilerini hatırlamayan bir adamı elde etmek için girdikleri vahşi bir mücadele başlar. Ama çok geçmeden Olivia, bir zamanlar kendisinin olanı almak için savaşırken yalanlarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Peki, aşk her şeyi affeder mi?
Sayfa Sayısı: 316
Baskı Yılı: 2016
Yayınevi: Aspendos Yayıncılık
Çevirmen: Meltem Türkmen
Yazar: Tarryn Fisher

Ve karşınızda BENİM YORUMUM;
Tarryn Fisher; gerçekten kalemini sevdiğim, özellikle daha önce okuduğum İlik ve Siyah Damar kitaplarındaki konularıyla takdirimi kazanan bir yazar. Onu okumayı çok seviyorum. Bu hayranlığımı bilmeyen kaldı mı, diyerek söze başlasam da bu sefer kitaba 5 yıldız veremedim. 🙈🙈 Nedeni, hikayenin fazla gerçekçi olup beni sinir etmesi midir, nedir bilemiyorum ama elim gitmedi 5 yıldıza...

Caleb, Leah ve Olivia... Üçü de bazı sahnelerde delirttiler beni, yanlarında olup ağızlarına iki tane patlatmak istedim, çok net. 😅
Üçü de inanılmaz büyük aptallıklar yaptı ve öyle tahmin ediyorum Tehlikeli Kızıl ve Hırsız'da da bu salaklıkları devam edecek. Ben, ne olursa olsun seviyorsan ve karşındaki insanın da seni sevdiğinden eminsen elinden gelen her şeyi yapmalısın, diye düşünenlerdenim. Belki de tam olarak bu sebepten; terk edişleri, ihanetleri, ayrılıkları, kavuşmaları, yalanları vs vs o kadar gerçekçiydi ki tüm bunları normal hayattaki insanlarda gördüğüm zaman da inanılmaz sinirlendiğim için üç karaktere de zaman zaman çok kızdım, zaman zaman çok üzüldüm...

Spoiler vermek istemiyorum ama kitapta çok güzel noktalar var; hiçbir şeyi gözden kaçırmadan okumanız ve noktaları birleştirmeniz gerekiyor bazı yerlerde...

Neyseee şimdi sırada Tehlikeli Kızıl var.
Okuyalım, görelim! 💃💃

Puanım: 4/5
Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın. Kalbinizden sevgi, elinizden kitaplar eksik olmasın!

Kocaman Sevgilerimle,

2 Nisan 2017 Pazar

İstanbul'lu Bloggerlar Bodrum'u Keşfe Çıkarsa! ~~

Selamlar Millet!!!
Uzuuunnnn zaman sonra gezip tozdum tarzında bir yazıyla geldim! Yehhhuuu. Biliyorum bazılarınız (örneğin; sevgili ruhsuz atmaca) gezi yazılarımı daha çok seviyor o yüzden bu yazı onlara ithaf olsun! (:
Efenim birçoğunuzun hafta sonu paylaşımlarından ötürü bildiği üzere eski İstanbul'lu şimdilerin Bodrum'lu bloggerı olan ben, blogger dostlarımdan Ali Çalışkan, Hamiyet Akan ve Sercan Çerikci'yi misafir ettim. Buraya geldiğimden beri gezip tozmaya pek vaktimin ve hevesimin olmadığı birçok yeri gezdik, cici insanlarla tanıştık ve daha neler neler! :)
Gezi yazılarımı fotoğraflarla süslemeyi severim, biliyorsunuz. O yüzden buyurunuz efenim, fotoğraflar konuşsun! :)
Hamişim ve ben ilk iki günü kız kıza dedikodularla geçirdik.
Cumartesi günü Ali ve Sercan da bize katılınca ekip tamamlandı! (: