myreal03 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
myreal03 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2024 Cuma

MyReal Yazıyor : Mini Bir Deneme / PART 5 ~~

Selamlar Sevgili Blog dostlarım! 

Bir sürü bir sürü bir sürü bir şeyler oldu ve bu kız gene bir türlü yazamadı! -kendine kızma emojisi-
Derkeennn bu sabah dedim yeterin artık! Ve küçücük de olsa bir kesit yazdım. İşte geldim buradayım, ben bu işte mutluyum! :) -ustayım biraz abartı olurdu bu halini kabul edin- :)


Keyifli okumalar ~~

ilk bölüm

ikinci bölüm

üçüncü bölüm

dördüncü bölüm

~~

Derya ablanın güzellik salonunda geçirdiğimiz üç koca saatin ardından kahkahalarla biniyoruz arabaya ve kafeye doğru hızla yol alıyoruz. Gerçekten bu kuaförlerin kadınlar üzerinde çok farklı bir etkisi var. Kabul edin siz de bizim gibisiniz! Fönün saçınızda bıraktığı o koku, o hoşluk, gözlerinize çekilen multazam eye liner, kirpiklerinizi daha da belirginleştiren rimeller, can alıcı bakışlar sunmanızı sağlayacak tüm o küçük dokunuşlar... Bu kuaför ziyaretleri terapi değil de ne? 

"Makyajın harika oldu, Es! Seninle göz göze gelenin kalbini delip geçeceksin kızım!" diye diye beni daha da gaza getirmeye çalışan Aysu'ya çaktırmamaya çalışsam da tabi ki de beni benden daha iyi tanıyan canım dostum tüm bunları yemiyor. Ne kadar gergin olduğumu benden daha iyi biliyor. 

"Kalbini bilmem ama kafasını delmek hiç de fena olmazdı!" diyorum.

"Hadi ama Es gerçekten niye taktın bu adama bu kadar? Hiç senlik bir şey değil çok şaşırtıyorsun beni..."

"Bilmiyorum ben de anlamıyorum ve anlayıp çözemediğim için daha da hırslanıp sinirleniyorum. Onda bir şey var beni kendine çeken. Tanıdık, bildik bir şey... Reenkarnasyon gibi sanki. Ruhum sanki onu bir yerden tanıyor... Belki de önceki hayatlarımızda birer azılı düşmandık."

"Ya da aşık?"

"Ah tabi o da ihtimal dahilinde bilemiyorum..."

"İyice kafayı yedin kızım sen! Hadi in arabadan da gidip çözelim şu seni kendine çeken garip gizemi," deyip kahkaha atıyor. 

"Geç sen dalganı geç. Elbet sıra bana da gelecektir," dedikten sonra kapıyı açıp iniyorum ve hızlı çarpıp kapatıyorum.

"Ya ama Es ya! Biliyorsun bu konuda ne kadar hassas olduğumu böyle intikam mı alınır kızım!" diye içi yana yana söylenen arkadaşıma, "Ah pardon tam olarak bilerek oldu," dedikten sonra bir de dil çıkarıp kafeye doğru hızla yürüyorum. Şansıma dünkü masa gene boş! Hemen oraya oturuyorum. Yanıma gelen Işıl'dan bir kadeh şarap ve geçen sefer öve öve bitiremediği pizzadan istiyorum. Biricik arabasıyla vedalaşmayı başaran Aysu'cum nihayet kafeye teşrif ediyorlar ama tabi gene tam girişte tamamen tesadüfen mavişle karşılaşıyorlar. Zavallı mavişcim keşke birazcık şansın olacağını bilsem de senin için bir şey yapabilsem, diye içimden geçirirken sen önce kendine yardım et diyorum. Yani kendi kendime de tartışıp laf sokmazsam hatırım kalır! 

Aysu, elinde pizzayla gelen Işıl'ı görünce koşmayı bırak resmen uçarak geliyor masaya. "Of! nasıl da güzel kokuyor Allahım içim eriyor resmen," diyerek daha oturmadan pizzadan bir dilim alıp kocaman da ısırıyor. Bu kızın pizza aşkıyla başım dertte, demiş miydim? Demediysem de artık dedim.

"Yavaş Aysu'cum yavaş, otur şuraya doğru düzgün ye," diyorum ama kime diyorum ki? "Sana ne kızım sen git kendine başka bir şey söyle," diyor bir de sanki siparişi kendi vermiş gibi! 

"Pardon?"

"Ne pardon? Açlıktan ölüyorum remen. Küçücük pizza hangimize yetsin, bir tane daha söyle nolmuş yani?" 

"Ah Aysu ah. Şu anda gerçekten tek derdimiz bu mu?"

"Ne olsundu?" 

"Afiyet olsun bebeğim afiyet olsun. Ye sen pizzanı," dedikten sonra Işıl'ı aramak için etrafıma bakınırken onunla gözgöze geliyorum, bir anda. Hay Lanet! Ya niye hep hazırlıksız olduğum anlarda yakalanıyorum ben bu adama! Onun sahnesine daha bir saatten fazla zaman yok mu? Ne diye bu kadar erken gelmiş ki? Kafasını hafifçe sağ tarafa eğerek bana küçük bir selam veriyor ama ona karşılık vermiyorum çünkü ne malum benim için yaptığı? Dün de şarkıyı benim için seçtiğini düşünüp mors olmamış mıydım? Gözlerimi kaçırıp şarabımdan bir yudum alıyorum. Kafamı o tarafa çevirip onunla birkez daha göz göze gelmemek için verdiğim savaşta elbette yeniliyor ve tekrar hafifçe sağ tarafıma dönüyorum ama karşılaştığım tek şey soğuk bir boşluk oluyor...

Canım sıkkın bir şekilde şarabımdan bir yudum daha alırken sesi doluyor kulaklarıma bu defa çok farklı bir tarz ve tonda... Yılların eskitemediği bir şarkıyı söylüyor...


(şarkıyı geçenlerde Momentos'un blogunda görünce mutlaka kullanmalıyım diye içimden geçirmiştim ve oldu bence :) )

Now, Martha, please recall

Meet me out for coffee

Where we'll talk about it all
...
And those were the days of roses, poetry and prose

And, Martha, all I had was you, and all you had was me

There was no tomorrows, we'd packed away our sorrows

And we saved them for a rainy day

And I remember quiet evenings

Trembling close to you


Allah'ım sen benim aklıma mukayyet ol. Bu adam bu ses tonuyla böyle şarkılar söylerken ben nasıl mantıklı davranabilirim ki? Bu mümkün mü yani? 


~~
Geldik bir bölümün daha sonuna :) Evet, biliyorum çok kısa oldu, aslında bir kesit daha var ama onla bunu birleştirmem için araya bir şeyler daha yazmam gerekiyordu ki o da mümkün olmadı o yüzden böyle minnakcık bir bölümle geldim. Diğer kısım için İnşallah haftaya diyelim mi? :) 

Yorumlarınız benim için çok değerli. Umarım severek okumuşsunuzdur. 

Yazım yanlışları ya da önceki bölümlerle kopukluklar var ise affola... -Üstünden o kadar zaman geçti ki önceki bölümleri unuttum, yalan yok :)-

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok iyi bakın!

Kocaman Sevgilerimle,

23 Ağustos 2024 Cuma

MyReal Yazıyor : Mini Bir Deneme / PART 4 ~~

Selamlar Sevgili Blog Dostum! 

Yeni bölümle karşınızdayım. Ne yazdım nasıl yazdım inanın ben de bilmiyorum :)
Bakalım neler olacak. 

ilk bölüm

ikinci bölüm

üçüncü bölüm


Keyifli okumalar.




Şarkının sonunda bay kendini beğenmiş küstah hiçbir şey yaşanmamışçasına arkasını dönüp kulise gitti.
Gerçekten mi? Her şeyi ben mi kafamda kuruyordum yani? Ozan’ın bana Es dediğini duyduğu için seçmemiş miydi o şarkıyı ? 

Evet Es zaten dünya da senin etrafında dönüyordu !

Birbirine girmiş duygu ve düşüncelerimin arasında boğulurken canım Aysu’m yetişiyor yine imdadıma. Hızlıca hesabı ödeyip beni de önene katarak hızla çıkıyor mekandan. Her ne kadar taksiyle gitmek için ısrar etsem de beni asla dinlemiyor ve birlikte evime geçiyoruz. Gördüğüm ilk yere kıvrılıp uyumak istesem de bunu da yapmama izin vermiyor ve hemen banyoya sürükleniyorum. Aysu suyu tam da sevdiğim sıcaklığa ayarlayıp banyodan çıkıyor. Bir süre ılık suyun bedenimden aşağıya akıp gidişini izliyorum. Ne zaman sonra fark ediyorum görüşümün bulanıklaştığını ve gözlerimden süzülen yaşları. Neye, niye ağlıyorum ki? Koca kadın saçma sapan bir şarkıyla hayallere kapılır mıydı? Hem ben ne zaman bu kadar zayıf bir kadın olmuştum?

Banyonun kapısı ısrarla vurulunca suyu kapatıp kenarda duran bornozumu üstüme geçirip çıkıyorum duştan. Aysu hemen içeri girip saçlarımı büyük bir özenle kurutup tarıyor ve düz örgü şeklinde örerek pizzalı tokalarımızdan birini takıyor. Normal zamanda olsa bu tokalar üzerinden bir sürü saçma espriler yapardık ama yapamıyoruz işte...


Kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki banyodan çıkınca Aysu'nun hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden yatak odama yöneliyorum. Yatağımın vereceği huzur ve mahremiyete gerçekten çok ihtiyacım var. Birkaç dakika sonra kapım çalınıyor. Aysu, ellerinde koca bardak bir su ve hapla geliyor. Hapı yutabilmek için suyun yarısını içiyorum. Oldum olası hap yutmaktan nefret etmişimdir.

Soğuk kış günlerinde içimi ısıtması için çok severek aldığım üzerinde mor çiçeklerin, birbirine dolanan dalların olduğu pikemi üzerime çekip gözlerimi kapatıyorum. Aysu da sessizce yanıma uzatıp bana sarılıyor. Bir anne şefkatine sahip kocaman yüreğiyle öylesine güzel sarıp sarmalıyor ki içimdeki kırgın kız çocuğunu. Kendimi bir kez daha çok şanslı hissediyorum. O bu hayatta bana verilmiş olan en kıymetli armağan. İçimden mi söylüyorum yoksa yüreğimden geçen bu sözler dilimden de dökülüyor mu emin değilim ama "Lütfen hep ol Aysu'm!" diyorum. Ve kendimi uykunun kollarına teslim ediyorum. Uyumak, insanoğluna verilen en büyük nimetlerden biri olsa gerek. İçinde bulunduğunuz andan, duygudan, kişilerden kaçmanın en etkili ve tehlikesiz yolu. Uyuyup uyanınca sanki her şey daha kolay geliyor insana, içimdeki o yoğun duygu her neyse normal  düzeye geri dönüyor, imkansız görünen mümkün olabiliyor...


~~

Ertesi sabah ışıl ışıl bir güne uyanıyorum. Yatağımın üzerine süzülen nazlı kış güneşi. Mutfaktan gelen tıkırtılar, Aysu'mun gene kendince ruhunu beslediği, kötü enerjileri defeden fon müzikleri, burnuma gelen poğaça ve sucuklu yumurta kokuları. Bundan daha tatlı bir sabah olabilir mi? 

Yatağımdan çıkıp üzerimdeki bornozdan sıyrılıyorum. Canım Aysu'mun özel seçimi olan bembeyaz gardırobumun pijama bölümünden enerjisini en çok sevdiğim mor, kendinden çizgili uzun saten pijama takımımı alıp yatağımın üzerine koyuyorum. Bilmem kaç yüz bin milyon göz olan canım gardırobumun iç çamaşır bölümünden de yine mor bir takım alıyorum. Dünkü siyahlar kraliçesinden sonra bugünkü Es enteresan bir şekilde fazla renkli sanki... Neyse! Üstümü hızlıca giyip banyoya gidiyorum. Aysu'nun dün büyük bir özenle ördüğü saçlarımı açıp ince bir lastik tokayla ensemden topluyorum. Yüzümü yıkayıp dişlerimi de fırçaladıktan sonra mutfağa geçiyorum. 

Müziğe kapılmış ve büyük özenle dilimlediği salatalıkları tabağa yerleştiren canım arkadaşıma sessizce yaklaşıp ensesinden öpüyorum. Ben kahkahalar atarken o çığlığı basıyor tabi!

"Ya Es yaaaa korkacağımı bile bile her seferinde niye aynı şeyi yapıyorsun ama ya!" diyor.

"Ama napim engel olamıyorum kendime, çok tatlısın," deyip sımsıkı sarılıyorum. 

"Hadi hadi bırak şimdi yumuş yumuş olmayı oturalım artık çok açım ben," diyen sevgili dostuma "Hele ben hele ben geberiyorum açlıktan!" diye karşılık verdikten sonra hemen yerime oturuyorum. 

Kötü enerjileri uzaklaştıran müziklerimizin -evet Aysu tam olarak öyle olduğunu söylüyor- eşliğinde sessizce kahvaltımızı yapıyoruz. Masayı toplayıp bulaşıkları makineye yerleştirirken "Eee napıyoruz bugün," diyen Aysu'ya hiç düşünmeden "Kafeye gitmek için hazırlanıyoruz," diyorum.

"Saçmalama Es!"

"Hayır saçmalamıyorum. Bu duruma bir son vermem lazım. Burada oturup sürekli sürekli ve sürekli aynı şeyleri düşünüp kafayı yiyemem. 
Oraya gideceğim bu kendini beğenmişte ne var da bu kadar etkileniyorum anlayacağım. Gerekiyorsa karşıma alıp konuşacağım," diyorum.

"Emin misin Es? Ya üzülmene sebep olacak bir şey söylerse?"

"O zaman üzülmem gerekiyormuş diyeceğim ve bir süre üzüleceğim Aysu. N'apim böyle kendi kendime depresif ergenler gibi mi takılayım? Kaç yaşında kadınım ben kendimi tanıyamaz oldum ya adını bile bilmediğim bir sap yüzünden uykularım kaçıyor, n'aptığımı bilmiyorum. Buna bir son vermek zorundayım."

Aysu pes ettiğini belli eder şekilde omuzlarını silkip "Peki tamam zaten sen bir karar aldıysan vazgeçmen imkansız. Hadi o zaman Derya ablaya gidiyoruz!" 

"Ya hayır ya ben evimde kalkıp pineklemek istiyorum."

"Üzgünüm bebeğim bu konuda da sen beni dinlemek zorundasın. Hadi bakalım kaldır o güzel poponu düş peşime," diyor.

"A a pis sapık," derken ellerimle popomu kapatıp gülerek odama koşuyorum.

Dizlerimin üzerine dökülen kısa kollu, mor elbisemi -bugün morların kadını olmakta kararlıyım anlaşılan-, ince siyah külotlu çorabımı ve siyah deri ceketimi çıkarıp yatağımın üzerine koyuyorum. Pijamalarımı üzerimden sıyırıp yastığımın üzerine bırakıyorum. -Of Aysu ya ne güzel akşama kadar pijamalarımla takılacaktım ben.- Yatağımın ayak ucunda duran pufun üzerine oturup çorabımı giymeye çalışırken yine ecel terleri döküyorum? İtiraf edin hadi şu ince çorapları giyerken bir yerine tırnağınız falan takılacak da kaçacak diye sizin de aklınız çıkıyor dimi? Bu konuda yalnız olamam yani...

"Es! Hadi ağaç oldum burada," diye bağıran Aysu'mun yanına koşarak gidiyorum. Bu kız nasıl bu kadar pratik olabiliyor ya? "Geldim geldim yahu bu ne hız," diyerek koluna giriyorum. Fakirhanemin kapısında duran sevgili Tesla'ya atlıyoruz ve on dakika içinde Derya ablanın salonuna varmış oluyoruz. 

Hadi bakalım savaş boyaları sürülsün! 


~~


Herkes mutlu son istiyor bakalım bu kız ne yapacak? :)

Yorumlarınız benim için çok değerli, lütfen mutlaka görüşlerinizi belirtin. ^^

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok iyi bakın!

Kocaman Sevgilerimle,



30 Mayıs 2024 Perşembe

MyReal'dan Notlar Diyelim ~~

 Selamlar Sevgili Blog Dostum!

Size biraz karışık bir yazıyla geldim. Aklım gibi, ruhum gibi karışık her şey doğal olarak (:

~~

Bu ara Netflixteki Adalet konulu dizilere taktım kafayı. Özellikle Special Victims beni mahvediyor! Kendi kendime izleme şunu kızım zaten psikolojin geberik sen de üstüne toprak atıyorsun, deyip duruyorum ama yine ilk fırsatta hop bir bakıyorum açmışım izliyorum... 

İzlerken de hep şunu düşünüyorum : Dünyanın neresinde olursanız olun insanların olduğu her yerde çirkinlik var, ne yazık !! 

Kore Yapımı, Amerikan Yapımı, Türk Yapımı bir sürü dizi/film izliyorum. Her ne kadar gerçeği yansıtmamaktadır diye bir cümleyle başlasalar da hepimiz aslında gerçeğin yalnızca bir kısmını izlediğimizi, gerçeğin kat kat daha korkunç olduğunu biliyoruz.

Kadın tecavüzcüleri, Pedofili, Ensest, o bu derken bir de şimdi ülkemizde tavuğa, köpeğe tecavüz eden iğrençleri görüyoruz haberlerde! 

Allah var bizim evde asla haber saatlerinde TV açılmıyor! Zaten TV de sadece oğlumun çizgi film saatinde açılıyor onun dışında öyle bir süs eşyası gibi duruyor salonda işte. 

Çünkü o ekrandan gözlerimize soktukları o iğrenç haberlere, yayınlara artık katlanamıyorum. Midem bulanıyor! 

Savaşlar hele! Diri diri yakılan masumlar? Ah Ah! Toprak kabul edecek mi insanoğlunu acaba? 

Videoları ve gündemi görmemek için Twitter'ı kapattım, TV açmıyorum!.. Bir tek instagramla, blog kaldı. Muhtemelen böyle giderse instagramı da kapatacağım. Çünkü gerçekten dayanamıyorum artık. 

He üç maymunu oynayınca hayat değişecek mi? Tabi ki de hayır ama belki en azından ruhumun daha fazla yara almasına engel olurum. Biliyorum bu doğru değil ama bir çocuğum var ve yaralı bir ruh, bozuk bir psikoloji ile ona faydalı olamam. Kendime bile olamam... 


Anlayacağın kafam karışık, canım acıyor bunca acımasızlık karşısında, hayatı her şeyi sorgular haldeyim, gülmeye ar ediyorum adeta! 

Rabbim hepimizi korusun! 


Yeniden görüşünceye dek kendinize çok iyi bakın...

Kocaman Sevgilerimle,


22 Mart 2024 Cuma

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 239 ~~

 Selamlar Sevgili Blog Dostum! 

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 239






Ağaç Ev Sohbetlerimiz devam ediyor. Her hafta bir sohbet konusu buluyoruz ve o konuda yazıyoruz. Herkes yazabilir, herkes sohbet konusu bulabilir.

Haftanın konusu:

"Gezegenlere yerleşecek miyiz?" //deeptone'dan alıntıdır. 


Tabi ki de yerleşeceğiz! Eksik kalır mıyız a a a ! (:
Şaka bir yana ben kıymetli insanoğlunun diğer gezegenlere de yerleşeceğine inanıyorum. Bu konudaki en büyük dileğim o gezegenleri de dünya gibi mahvetmemek! Zira dünyadaki hava kirliliği, denizlerin okyanusların diplerine yerleşen pislikler, toprağa karışan çöpler, dikilen koca koca artık bina bile değil rezidanslar, kesilen ağaçlar, yakılan ormanlar vs. vs. derken dünyayı mahvettik. Bu sebeple de dünya yavaş yavaş yok oluyor. 





O yüzden zaten başka bir gezegene ihtiyacımız var. He o gezegene biz yerleşebilir miyiz? Emin değilim... Ya önce birkaç kobay -fakir mi? yok canım seçilmiş- aile ya da genç seçilir. Onlar oraya gönderilir. Hayatta kalabiliyorlar mı, üreyebiliyorlar mı, besin üretebiliyorlar mı? Bir bakılır. Sonra da pek tabi ki gene para konuşur! (:
Ayy bu konuda distopik bir hikaye yazasım geldi!!! *-* 

Dileyen herkes yazabilir! 

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın! Güzellikler hep bizimle olsun! 

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal

Not: Görseller Google Amca'dan alıntıdır. 





1 Şubat 2024 Perşembe

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 232 ~~

 Selamlar Blog Dostlarım! 

Deepsi bu haftanın konusunu güzel yerden seçmiş :) Gören herkes yazsın ki fikirlerimizi öğrenelim...

//Ağaç Ev Sohbetlerimiz devam ediyor. Her hafta bir sohbet konusu buluyoruz ve o konuda yazıyoruz. Herkes yazabilir, herkes sohbet konusu bulabilir.

Haftanın konusu:

"Alışveriş, iş, iletişim, her şey internet üzerinden, artık yüzyüze kavramı kalmadı. Bu iyi bir şey mi?"

//deeptone'dan alıntıdır. 


Yani teknolojiyi takip edelim, nimetlerinden faydalanalım, hayatımız kolaylaşsın bunda hemfikiriz. Ama sürekli "online" olmak açıkçası bana hiç cazip gelmiyor. 

Özellikle pandemi sürecinde "home-office" çalışırken aman işimizden olmayalım, aman dünyanın hali belli değil derken gecemiz gündüzümüz birbirine girdi, resmen kölelik düzenine yeni bir boyut geldi. Normal 8.00-17.00 / 9.00-18.00 çalışma diye bir şey kalmadı. Şimdi ofislere dönülmüş olsa da yok uzak bağlantılarla, yok laptoplarla, yok akıllı telefonlarla patronlar sürekli "online" olmanızı, atılan maillere/mesajlara anında cevap vermenizi falan istemeye başladılar.

E ama ben tatildeyim ya hani? Havuzdayım şu anda? Telefonum da su geçirmez değil biliyor musunuz? O yüzden hem yüzüp hem de telefonla maillerimi kontrol edemiyorum kusura bakmayın! 

O kadar ki ameliyat olan insana bile ee 1-2 güne evden çalışmaya başlarsın ama dimi, falan demeye başladılar. Tövbeler tövbesi!


Sinemaya gidiyorsun, konsere gidiyorsun orada da herkes "online" olma derdinde aslında kimsenin gözü sahnede değil, herkes telefonunun ekranından izliyor. eee ne diye o zaman o kadar para verip de bilet aldınız? Zahmet edip oralara kadar gittiniz? Evinizde oturup açsaydınız canlı yayınları izleseydiniz. Ben şahsen sanatçı olsam verdiğim emeğe acırdım... 


Aile buluşmaları var mesela. Artık ayda yılda bire düştüğü yetmezmiş gibi bir de bütün gençlik ya instagramda ya tiktokta ya oyun derdinde ya borsada vs vs. Kimse o sofrada değil! Neneler dedeler bile artık "online".


Online alışverişe gelecek olursak. Yapmıyor muyum elbette yapıyorum günümüzde aksi mümkün değil ve evet özellikle bebekli kadınlar için inanılmaz hayat kurtarıcı oluyor bu konuda haklarını yiyemem.
Ama ben aldığım sebzeyi seçemiyorsam, kıyafeti deneyemiyorsam keyif alamam ki o alışverişten. O yüzden online alışverişi sadece mecbur kaldığım, hiç vaktimin olmadığı zamanlarda tercih ediyorum.

Ayrıca beğenmediğim ürünü değiştirmek/iade etmek için saatlerce müşteri hizmetlerine bağlanmak için uğraşmam gerekiyor. En sinir bozucu olaylardan biri...

He bir de kuryeler için olan tarafı var. Bazen bazı arkadaşlara bakıyorum. Dışarıdaki yağmura çamura bakmıyor hop giriyor getire 1 soda söylüyor. Aradan bir saat geçiyor biti kanlanıyor ya bir şeyler atması lazım ağzına hop bir çerez söylüyor. Bir iki saat sonra ya oyun esnasında güzel gidiyor deyip bir de cola cips falan söylüyor. Yahu kardeşim ne alacaksan hepsini bir kerede alsana. Yazık günah değil mi? Bunu sana getiren de bir insan, o yolu gide gele sırılsıklam oluyor, canını tehlikeye atıyor. 
Tamam tamam ben de biliyorum getirme başıma para aldıklarını! Her şey para ya zaten. Bu hayattaki en önemli şey paraydı dimi? Tüh bak gene unutmuşum! 


Bir de yapay zeka olayı var. Geçenlerde sevgili Sude bir yazı yazmıştı. Linkini bıraktım. Bence bir gidip okuyun. Anca bu kadar işe yarar işte. Adı üstünde "yapay" çünkü... 

Bir arkadaşımla, dostumla karşılıklı içtiğim kahvenin, ettiğim sohbetin yerini asla hiçbir şey alamaz. 


Son olarak;
Enteresan bir şekilde teknoloji geliştikçe hayat daha çekilmez ve yorucu bir hal alıyor. Bu bizim ülkemize mi özgü. Bizim insanlarımızın sömürü anlayışından mı kaynaklanıyor bilemiyorum. -Zira patronlarla ilgili yazdıklarım birkaç paragraf yukarılarda- Çünkü teknoloji geliştikçe hayat daha kolay olmalıyken, trafik ve stres azalmalıyken bizde durumlar tamtersi... 


Neyse gene çok konuştum. Burada bitsin artık :)

Yazarsanız bana da haber verin okumak isterim mutlaka.

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal
Not: Görsel Google amcadan alıntıdır. 

26 Ocak 2024 Cuma

MyReal Yazıyor : Mini Bir Deneme ~~

Selamlar Sevgili Blog Dostum! 

Yıllar yıllar sonra minik bir deneme yapıp bir şeyler karaladım. Bakalım beğenecek misiniz? 

~~

 
Onunla göz göze geldiğimiz o ilk anda adeta nefesim kesilip ellerim buz kesmişti... 

Aysu kolumu dürtene kadar gözümü dahi kırpmadan onu izlediğimin farkında bile değildim. 

Haftanın neredeyse beş günü gelip takıldığımız bu sıradan kafede şarkı söyleyen diğerlerinden ne farkı vardı ki? Sesi beni adeta içine çekiyordu. Kendimi bir türlü kızlarla olan sohbete veremiyor, sürekli onun sesine dalıp gidiyordum. Göz göze geldiğimiz her an -ki bu en az üç kere oldu- kalbime bir şey batıyor gibi hissediyordum.  

Bir an sadece kısacık bir an dudaklarının yana doğru kıvrılıp bana sırıttığına yemin edebilirim. Tanrım! Adamı dakikalardır gözlerimle yedin. Tabi ki sırıtır! Hadi ama kızım, kendine gel artık! 

Ve bir kez daha kolumu dürten Aysucum beni onun hapsinden kurtarıyor. 

"Hayırdır, kızım! Takıldın kaldın adama."

"Yok be ne alakası var? Şarkı hoşuma gitti sadece."

"Hı hı kesin öyledir."

"Öyle öyle! Hadi kalkın başka bir yere gidelim çok kalabalık burası bugün."

"Kalabalık mı? İyi misin kızım sen?"

"Off iyiyim ya hadi kalkın."

"Dur bari hesabı isteyelim."

"Tamam siz ödeyin ben dışarıdayım. Bir arama yapmam lazım." dedikten sonra kızların cevap vermesini dahi beklemeden kendimi dışarı atıyorum yüzüme çarpan buz gibi havanın beni kendime getirmesini umut ederek. İçimden bir ses arkana dön, hadi Es dön de bak şu çocuğa dese de kulak asmıyorum o sese. Aysu koşar adım yanıma gelip kolunu boynuma doluyor. 

"İyi olduğuna emin misin?"

"Ne bu şimdi? İyiyim dedim ya hem neden iyi olmayayım ki?"

"Peki peki bir şey demedim. Bu arada kızlar kalkmak istemediler, çocuğun sesi çok güzelmiş biraz daha kalıp story atacaklarmış. Başbaşayız yani!"

Lanet! Ne demek story çekecekler. Gel şimdi 24 saat boyunca o storylere bakmamak için kendinle savaş. Arkadaş değil düşman bunlar be! 

"Eee nereye gidiyoruz minik kuş?"

"Birer bira alıp sahilde oturmaya ne dersin?"

"Sen ve sahilde bira içmek hem de bu soğukta? Sen gerçekten iyi değilsin!"

"Aman Aysu abarttın tamam vazgeçtim hadi bana gidelim bir film falan izleriz."

"Hayır hayır hayır vazgeçmek yok. Ben şuradaki büfeden biraları alıp geliyorum bekle burada!"

Ah benim delidolu arkadaşım, canım Aysum... Tam 16 yıldır en büyük sırdaşım, dostum, canımdır Aysu. İhtiyaç duyduğum her anda yanımda belirir, sanki o an ona ihtiyacım olduğunu haber veren perileri varmış gibi... 

~~

Öylece oturmuş biralarımızı yudumlarken Aysu bir anda ayağa kalkıp beni kolumdan çekiştirmeye başladı, "Hadi hadi kalk geri dönüyoruz kafeye." diye.

"Delirdin herhalde! Bıraksana kolumu."

"Evet, delirdim. Delirttin beni. Belli işte kızım adamın bir şeyinden etkilendin, aklını dağıtamıyorsun. Gidip konuşacağız. Kendin bizzat hanzonun teki olduğunu farkedeceksin bu masal da başlamadan bitmiş olacak. Hadiii!"

"Rahat bırak beni Aysu, lütfen. Allah aşkına ne diyeceğim adama? Pardon ben 32 yaşında koca bir kadın olsam da liseli ergenler gibi sesini duyduğum anda hayaller alemine daldım, nefesim kesildi. Kaç saattir de aklımı senden alamıyorum mu?"

"Evet, aynen böyle diyeceksin, hadi!" 

"Saçmalama Aysu..." derken bir anda tüm bedenim buz kesiyor. Bir kez daha o büyülü ses kuşatıyor dört bir yanımı. Aysu'nun yardımı ve çığlıkları eşliğinde kayalıkların üzerinden kalkıp sahile dönüyorum. S...! Bu gerçek olamaz dimi? Etrafta uçuşan ıslıklar, çığlıklar, video çeken genç kızlar...

Nemli kumların üzerine serdiği montunun üzerine oturmuş, elinde gitarıyla aklımı başımdan alırken varlığımın hiç de farkında değil gibi görünüyordu... 

Aysu yine(!) kolumdan çekerek beni sahile doğru götürürken ne attığım adımların farkındayım ne de etrafımda olup bitenlerin. İlgilendiğim ve odaklandığım tek şey o!.. Tanrım, n'oluyor bana böyle! Kendimi aptal bir sapık gibi hissediyorum... 

Bir fırsat bulup kaçamadın mı bana 
Elleri savıp kopamadın mı yanıma 
Çok yalnızım sevgilim...



~~~

Devamı gelecek. Açıkça söylemeliyim dönüp okuyarak düzeltme yapmak istemedim. 
Böyle saf ilk hali nasılsa öyle kalsın istedim o yüzden muhtemelen hatalar vardır ama olsundu :)


Samimi bir şekilde eleştirel yorumlarınızı bekliyorum. 

Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal
not: Görsel Google'dan alıntıdır. 

25 Ocak 2024 Perşembe

İzledim, Yorumladım / NETFLIX : Dr. Romantic ~~

 Selamlar Blog Dostlarım!

Bu defa bir Kore dizisiyle karşınızdayım. Eskiler bilir Kore'ye hayranlığımı ama yaş aldıkça o hevesler de biraz köreliyor sanki. :) 


Her zamanki gibi önce klasik bilgiler:

Konusu

Dizi, mütevazi Doldam hastanesinde çalışan ve doktor olmanın ne demek olduğunu anlayan bir grup doktorun etrafında dönmektedir.

Oyuncular

Han Suk-kyu - Kim Sa-bu / Boo Yong-joo

Yoo Yeon-seok - Kang Dong-joo

Seo Hyun-jin - Yoon Seo-jung

Ahn Hyo-seop - Seo Woo-jin

Lee Sung-kyung - Cha Eun-jae

Kim Joo-hun - Park Min-gook


Yaaannnniiii bir Doktorlar olamasa da diye başlıyormuşum :)
Şaka şaka ! 

Dizi gerçekten güzel, kaliteli bir diziydi. Öyle saçmasapan aşk üçgenleri, yoran ilişkiler falan yok. İdealist bir doktor ve onun eğittiği öğrencilerinin yaşadıkları tecrübeleri, zorlukları, mevcut düzene karşı yenilmemek için vermiş olduğu çabayı gösteren güzel bir dizi bence.
Özellikle K-Drama seviyorsanız beğeneceğinize eminim. 

Yalnız belirteyim: Benim bildiğim kadarıyla Kore'de 3. sezon da yayınlanmış ama henüz Netflix'te 3.sezon yok sadece 1. ve 2. sezon var. 

İzleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler! 

Puanım: 5/5




Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal

Not: Bazı bilgiler Google'dan alıntıdır. 

23 Ocak 2024 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 231 ~~

Selamlar Sevgili Blogcum!

 DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri'nin bu haftaki konusu Manxcat'ten gelmiş.

Ölümle burun buruna olduğunuz bir anda normal koşullarda asla yapmam dediğiniz bir şeyi yapar mısınız? Hayatta kalmak için ölmüş bir insanı parçalayıp yiyebilir misiniz? Hayatta kalma iç güdünüz ağır basar mı yoksa ben insanlığımı (nedir insanlık?) kaybetmeden ölmeyi yeğlerim mi dersiniz?


Bu konuyla ilgili Kar Kardeşliği filmini izlediğimden beri sürekli düşünüp duruyordum. Hatta filmle ilgili yorumlarımı yazarken demiştim ya duyguları öylesine içinizde hissediyorsunuz ki normal şartlar altında en iğrenç bulacağınız şeyin bile olması gereken olduğunu kabul ediyorsunuz diye. Hah! İşte tam olarak bundan bahsediyordum. 

 Normalde elbette hiç kimse bir insanı parçalayıp yiyemez. Bu canice, iğrenç ötesi bir şeydir ama gelin görün ki şartlar bazen insanoğluna asla olmaz dediğini oldurur, kesinlikle yapmam dediğini yaptırır... 

Bu filmi izlemeden önce yazıyor olsaydım belki de farklı şeyler yazardım emin de değilim. Zira insan yaşamadığı bir şey hakkında çok kolay yapmam etmem diyebiliyor. Empati kurması çok zor, yaşamayan bilemez dedikleri türden bir tecrübe aman Allah da yaşatmasın! 

Filmin sonlarına doğru kurtuluş yolunu bulmak için arkadaşlarından ayrılırken kız kardeşi ve annesinin cesetlerini yiyebileceklerini söylediğinde tüylerim diken diken olmuştu. İnsan böyle bir şeye nasıl izin verebilir? Belki de çoktan kendisi de annesini ve kardeşini yedi ama farkında bile değil, diye düşünürken buldum kendimi.
Bir diğeri ise aldığı yaradan sonra iyileşemeyeceğine inandığından kendini feda ediyor ve arkadaşlarına cesedini yiyebileceklerini söylüyor. Nedir bu gerçek fedakarlık mı? Yoksa korkaklık mı? Peki geride kalanlar? En yakın dostunun cesedini yiyerek hayatta kalmaya katlanabilir mi? 
Allah'ım gerçekten kimseyi böyle bir şeyler yaşamak zorunda bırakmasın. Düşüncesi bile tüyler ürpertiyor. Hayat gerçekten bazen çok acımasız olabiliyor.

Bir anne olarak düşünüyorum: Çocuğumun yaşaması için her şeyi yapar mıyım? Yaşamak için bu kadar kendimizden geçmemize değer mi? Kendim için asla böyle bir şeyi kabul etmem ama çocuğumun yaşaması için böyle bir şeye izin verir miyim? Sonuçta kimse öldürülmüyor, zaten ölmüş olanlar yeniyor, öyle değil mi?..

Peki ya ölüler de bitince?
Bu sefer güçlü olan güçsüz olanı öldürmeye başlamayacak mı? Ya da herkes kendince gruba en faydasız olduğunu düşündüğü kişinin öldürmesini istemeyecek mi? Yaşanacak kaosu düşünmek bile başımı ağrıtıyor!

Allah kimseyi böyle acı bir tecrübeyle başbaşa bırakmasın, düşüncesi bile dayanılmaz şeyler hissettiriyor... 


Lütfen önümüzdeki haftanın konusunu daha iç açıcı bir şey olarak belirleyelim Deepcim :)


Yeniden görüşünceye dek kendinize çok ama çok iyi bakın.

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal

NOT: GÖRSEL GOOGLE'DAN ALINTIDIR.

13 Aralık 2016 Salı

Okudum Bitti - YAĞMURLA GELEN MUTLULUK / AMBER L. JOHNSON

Selamlar millet! (:

Yepyeni bir kitap yorumuyla karşınızdayım ama önce minik bir duyurum olacak!

Ne kadar başarabilirim bilemiyorum ama bundan sonra kitaplar hakkındaki yorumumu daha ağır yapmaya çalışacağım. Çevirilerden, imla hatalarına kadar birçok konuya değinmeyi planlıyorum. Umarım başarabilirim! (:

Tanıtım Bülteni:
2014 Goodreads en iyi genç yetişkin kitabı adayı

Yağmurla Gelen Mutluluk, farklılıkların aslında ne kadar abartıldığını ve sevginin karşısında hiçbir şeyin duramayacağını bir kez daha gözler önüne seriyor...

Söz konusu aşksa, sıradan diye bir şey yoktur. Herkes Colton Neely'nin özel olduğunu düşünüyordu. Lilly Evans ise büyüleyici olduğunu...

Çocukluk arkadaşlarıyken bir kaza yüzünden yolları ayrılmıştı. Yıllar sonra buluştuklarında ise Lilly, Colton'ın ne kadar özel olduğunu ve onu daha fazla tanımak istediğini keşfedecekti. Ve Colton'ı tanıdıkça, ona daha çok bağlanacaktı.

Ancak Lilly, sevgisini kelimelerle ifade etmekte dahi zorlanan bu çocukla ilişkisini dilediği gibi yürütebilecek miydi?

"Bir gün oğlumun yaşamasını isteyeceğim türden bir aşk hikâyesi."
-Qwen Salsbury, Çoksatan The Plan kitabının yazarı-


Sayfa Sayısı: 176
Baskı Yılı: 2016
Çevirmen: Filiz Şakar
Yayınevi: Yabancı
Yazar: Amber L. Johnson

5 Temmuz 2016 Salı

Okudum Bitti: Kan ve Aşk / Işıl'ca ~~

Selamlar canlarım!

Öncelikle herkese musmutlu bir bayram dilerim. 🙏🙏❤❤

Önceki yazımda Işıl Hanım'a ait yayınlanan dört kitabın tanıtımını yapmıştım. Şimdi de sırada son kitabı KAN ve AŞK var.

Her zaman olduğu yine ilk olarak Tanıtım Bültenini paylaşıyorum;

Hiçbir Aşk kanla yazılamaz

İntikam ateşinin AŞK'a dönüşme savaşı

Yıl 1760…
Kelimelerin sustuğu, kılıçların konuştuğu yedi yıl savaşları tüm acımasızlığıyla devam ederken AŞK intikam ateşinde doğacaktı…

Bir Leydi;
Hoyrat bir nehir, ateşten doğan keskin bir kılıç, yayından fırlamış bir ok, ne aşka boyun eğer ne de kanla yazılacak bir kadere…

Bir Lord;
Öfkeyle kaynayan bir okyanus, fırtınalarla bilenmiş bir hançer, ne sınırlara boyun eğer ne de aşktan örülmüş zincirlere… Nehir ve okyanus, savaş ve barış, tutku ve nefret…

1 Temmuz 2016 Cuma

Işıl'ca Kitaplar Okuma Etkinliği ~~

Selamlar Millet!

Ben geldim! Görüşmeyeli nasılsınız önce bir onu sorayım... :)

Yepyeni bir okuma etkinliği ile karşınızdayım. Bookstagram hesabımı takip edenler bilirler zaten. Esra Nazenin Özdemir, Buse Güler ve Uğur Böceğinin Kitaplığı (Seda Tıraş) ile bir okuma etkinliği düzenledik. Pazartesi günü Instagram hesaplarımız üzerinden de çekiliş başlattık. Katılmak isteyenler koşsunlar bakalım, oraya :)

Ben bugün sizlere Işıl Hanım'a ait kitaplar hakkında genel bilgi vereceğim, Allah nasip ederse birkaç gün içerisinde de son kitap, KAN ve AŞK, hakkındaki yorumumu paylaşacağım! :)


17 Haziran 2016 Cuma

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Bölüm 3: Kalbin Sırları ~~

Selamlar Millet!!

Yeni bölüm ile karşınızdayım! (:
İlk bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
İkinci bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^
Keyifli okumalar!

***

3. Bölüm: Kalbin Sırları ~~

Dört bir yanı koyu renk camla kaplı şirket binasının yine camla kaplı devasa kapısından içeri girip asansöre doğru ilerledi Azad, dik duruşundan zerre ödün vermeyerek. Her tarafı şeffaf camla kaplı asansörden içeri girip Ateş Bey'in de yanına gelmesini bekledikten sonra otuz ikinci katı gösteren düğmeye bastı. Asansör hızla gidecekleri kata doğru ilerlerken ellerini koyu renk ceketinin iki yanından pantolonun ceplerinin içine sokmuş, duruşunu sanki mümkünmüş gibi daha da dikleştirmişti. İçeri adımlarını attıkları andan itibaren izlendiklerinin pek tabi ki farkındaydı. O yüzden ağzından tek kelime çıkmadığı ve içinde bulundukları asansörü ölüm sessizliğine bürüdüğü gibi, gözleri de ölüm soğuğuna bürünmüştü. Hafifçe kısılmış, buz mavisi gözlerini diktiği asansör kapısı, bir canlı olsaydı o gözlerdeki sertlik ve soğukluk karşısında yıkılması işten değildi...

Her ne kadar arabadayken espriler yapıp ortamı yumuşatmaya çalışsa da Ateş Bey de en az Azad kadar ciddi ve sertti, o an. Sevdiği insanlar çevresindeyken yeryüzündeki en babacan insan olsa da savaş meydanına adım attığı an çelik bir zırh gibi kuşanırdı ciddiyetini. Ve şu anda bulunduğu yer, ruhunun en büyük savaşını vereceği adamları da içinde barındırıyordu. Bu farkındalık ile koyu lacivert, kumaş pantolonun ceplerine koyduğu ellerini yumruk yapmış, koyu kahve gözleri sanki mümkünmüş gibi daha da kararmıştı. Ağzının içindeki dişler biraz daha sıksa dayanamayıp parçalanacaktı! Yanındaki, kendisinden en az beş santim daha uzun olan adamın uyarır tondaki nefes alışı ile özgürlüğünü geri verdi parmaklarına. Burnundan aldığı nefesinin dudaklarının arasından salınmasına izin verirken tüm dikkati yeniden Azad'a yönelmişti. Evet, Ateş Bey de alışılmışın dışında birçok Türk erkeğinden daha uzun bir boya, yaşıtlarının aksine çok fit bir yapıya sahipti. Şakaklarının üzerine dökülen koyu kahve saçlarının arasındaki grilikler ve gözlerinin çevresinde yer edinen derin kırışıklıklar olmasa değme delikanlılara taş çıkarırdı. Duruşu dik ve kendinden emindi her daim.

Azad'ın da yıllar içerisinde kendisini örnek alması hatta birçok konuda kendisinden daha da profesyonel ve başarılı olması bir yanını mutluluğun sarmasına sebep olsa da genç adamın işi abartarak, sevdiği insanlara karşı da taviz vermez o sert tutumunu sergilemesi diğer bir yanını hüzünlendiriyordu. Sevmeye, sevilmeye ihtiyacı vardı ama bu konuda elinden bir şey gelmiyordu. Sahip olduğu her şeyi ona verebilirdi hatta Azad'ın bundan haberi olmasa da vermişti. Yıllar önce vasiyetini yazmış, sahip olduğu her şeyi, sahip olduğu tek insana bırakmıştı. Yıllarca sevdiği kadının ve cennet kokulusunun yası kavururken ruhunu, Azad kurtuluşu olmuştu, acının en gaddar zindanlarında çürüyen benliğinin. Cennet kokulusu ait olduğu yere göçerken, kendi mavilerine eş mavileri barındıran başka bir kuzuyu göndermişti ona. O da kendi evladından ayırmamış, bir gün onun da kendisi kadar benimsemesini beklemişti. Yıllar içerisinde bir kez olsun kendisine baba desin diye beklemiş, elinden gelen her şeyi yapmıştı ama ne olursa olsun Azad, kendisine asla Ateş Beyden başka bir hitap kullanmamıştı. Şimdilerde bir de diline dolanan bir ihtiyar lafı vardı ya onu da ne kadar yeterli bulmasa da samimiyetini sakladığı bir kelime olduğunu düşünerek kendini avutuyordu. Kendi evladı yerine koyduğu bu yüreği yaralı delikanlının mutlu olmasını, ruhunun sevgi ile kuşanmasını diliyordu, her nefesinde. Ancak bu kadardı işte yapabilecekleri, maddi imkânlar elde edilmesi ve paylaşılması kolay olandı ama genç adamın yüreği çelik zırhlarla sarılmışken orada zorla bir sevginin yeşermesini sağlayamazdı...

Her iki adam, asansörde bir an göz göze geldiler. Sert ve taviz vermez duruşlarında tek bir anlık bile bir yumuşama olmadı. Her zaman olduğu gibi önce birbirlerine gösterdiler birlikte nasıl da güçlü olduklarını ama bu defa ikisi de daha erken kaçırmıştı gözlerini...

Dillerindeki bahane; katılacakları ihalenin, maddi olarak zerre umurlarında olmasa da istedikleri prestiji elde etmeleri için çok önemli olduğuydu ya aslında her iki adam da kendi içinde bambaşka sebepler taşıyordu. Yıllardır aldıkları nefesleri bile birbirinden saklamayan bu iki adam, ilk defa tamamen dürüst davranmamış, ihaleye bu kadar önem veriyor olmalarının asıl sebebini kendi içlerinde saklamışlardı. Ateş Bey, vasiyeti ile ilgili gerçeği de saklıyordu elbette Azad'dan. Çünkü biliyordu asla kabul etmezdi genç adam. Ama eğer planlarını gerçekleştirir de ruhundaki kara lekeden arınırsa ondan sonra daha fazla katlanmayacaktı lanet ettiği bu dünyaya, üstelik kuzusuna kavuşmasının vakti gelmişti de geçiyordu. Ondan sebepti ya checkup sonuçlarını saklayıp ihale için daha da fazla çalışması, her şeyi daha da hızlandırması...

Otuzuncu kata ulaştıklarını gösterirken led ekran derin bir nefes alan iki adamın da yüreğinde tek bir duygu kaynıyordu o anda. Biri tüm geçmişinin intikamı ile yanıyordu, diğeri hem geçmişinin hem de geleceğinin...

Otuz ikinci kata ulaştıklarını belirten minik uyarının ardından açılan asansör kapısından önce Ateş Bey sonra da Azad çıktı. Şirkete giriş yaptıkları an geldiklerini haber alan şirket sahibi, onları karşılaması için inanılmaz güzel bir kız göndermişti, her zaman olduğu gibi...

Genç kız, yüzünde profesyonel bir tebessümle Ateş Bey'e yaklaşıp büyük bir özenle selamladı adamı. Sağ tarafına dönüp kendisine çevrilen buz mavisi gözlerle karşılaştığı an ise bir anlık bir duraklama yaşamış, bedeninin aynı anda kutupların zirvesinde donarken cehennem ateşlerinde kavrulduğunu hissetmişti... Bir anlık bir afallamanın ardından profesyonel duruşunu yeniden kuşanmış ve kendini toparlayıp Azad'ı da selamlayarak toplantı odasına doğru kılavuzluk etmişti onlara.

Önünde adeta salınarak yürüyen kıza bakarken istemsizce kıvrıldı dudağının bir kenarı. Kızın orantılı ve düzgün bir vücudu olduğu inkâr edilemeyecek bir gerçekti. Ve genç kızın bunu sergilemekten hiç çekinmediği giydiği süper mini siyah eteği, kendisine en az iki beden küçükmüş gibi duran bembeyaz gömleği ve onun altına giydiği beyaz dantelli sutyeninden bariz bir şekilde anlaşılıyordu. Başka bir erkeğin kesinlikle ilgisini çekebilir hatta toplantı sonrası vaktini onunla geçirmesini sağlayabilirdi ama Azad, yıllar içerisinde o kadar çok karşı karşıya kalmıştı ki böyle şeylerle, artık yalnızca gülüp geçiyordu.

Özellikle genç ve biraz da yakışıklı iseniz, rakiplerinizin de sizinle çalışmak isteyenlerin de en büyük kozları olurdu şehvet düşkünü olmanız. Elde edilebilmeniz için tek gecelik de olsa yatağınızı ısıtacak bir kadının ayarlanması yeterli olurdu ya Azad asla istediklerini vermemişti onlara. Vermeyecekti de! O yüzden insanların bu anlamsız çabaları ilk zamanlar her ne kadar canını sıkmış olsa da bir süre sonra umursamayı bırakmıştı. Kendi kazdıkları kuyuların üzerlerinin örtülmesine izin verse de içlerinin doldurulmasına izin vermiyordu ki günü gelince hepsini kendi kazdıkları kuyulara tek tek göme bilsin!

Toplantı odasından içeri girdikleri an yine o karşı konulmaz, sert ve kendinden emin iş adamı maskesini takmıştı, her iki adam. Kendilerini karşılamak için ayağa kalkan herkes ile Ateş Bey tek tek tokalaşırken Azad, gözlerinin içine bakıp adlarını söylemekten çekinmedi. Ateş Bey de dâhil olmak üzere herkes onun bu özelliğine hem şaşırıyor hem de hayranlık duyuyordu. Çünkü daha tanıştırılırken insanların adlarını kendisi söylüyor, karşısındaki insana hâkimiyetin kimin elinde olduğunu adeta gözleriyle haykırıyordu.

Onun bu özelliğinden habersiz Savaş, kendisine uzatılan eli sıkarken tam adını söyleyecekti ki o güçlü eller kendi elini sıkıca kavrayıp "Savaş Bey," diyerek gözlerine kilitlenince kalakaldı. Bir süre adamın gözlerinin içine bakmaya devam etti Azad. İçinden taşan nefret, tüm benliğini sararken karşısında yavşakça sırıtan, koca göbekli herifi bulundukları katın camlarından birinden sarkıtmak ya da ona her şeyi itiraf ettirene kadar izlediği tüm o vahşet dolu filmlerdeki işkenceleri uygulamak arasında gidip geliyordu, ruhu. Ama yalnızca gözlerinin arasındaki bağı hiç koparmadan biraz daha sıktı elinin içinde ufacık kalan, kana ve pisliğe bulanmış, kırmızı ve siyahın en boktan tonlarını barındıran eli.

Kendisine ukalalık ve kendini beğenmişlik ile bakan gözlerde görmekten haz aldığı bir korku yer edinince adamın gözlerinde, saniyelik bir sürede sol yanına doğru kıvrıldı dudakları, alayla. O kadar kısa sürmüştü ki bu eylem gerçekliği anlaşılmıyordu bile ve o, elini geri çekerken karşısındaki insan içindeki bilinmezlikle daha da korkuyor, panik ve öfkeyle sarmalanıyordu. İnsanların yaşadığı psikolojik sarsıntıları algılamak çocuk oyuncağıydı Azad için ve karşısındaki adamın öfkeden deliye dönmesi, etrafa saldırmaya başlaması için her şeyi yapmaya hazırdı. Öfke, kontrol kaybı demekti. Kontrol kaybı, hata yapmak ve hata yapmak, ölüm fermanını imzalamak demekti. Savaş, o fermanı yıllar önce imzalamıştı ya yine de her şeyden emin olmadan adım atmak Azad'ın yapacağı bir şey değildi. Her ne olursa olsun düşüncesizce hareket edemez, duygularının benliğine hükmetmesine izin vermezdi.


Kendisi için ayrılan sandalyeye oturmadan hemen önce ceketinin ilikli olan düğmesini açıp sanki mümkünmüş gibi daha da büyüdü! Koca sandalye, onun oturuşu ile kaybolmuş, herkesin dikkati genç adama dönmüştü. Bir kez daha! Ve o, alışık olduğu bu farkındalıkla ruhunu beslemiş, gücün varlığını damarlarında akan kandan tüm benliğine ilan etmişti. O, Azad Ayder'di. Yıllarca içindeki intikam ateşi ile yanan ve bir daha asla yanmayacağına yemin eden, gücün ve öfkenin beden bulmuş hali!



***
Not: Gözünüze çarpan herhangi bir hata ve / veya eksik konusunda yorum yapmaktan çekinmeyin, lütfen. Sizler açıkları söyleyin ki ben daha iyisini yapabileyim, dimi? :)

Okuyan herkese teşekkürler ~~

Sosyal medya:
Aslı Yılmaz'dan Hikayeler -MyReaL-
https://www.facebook.com/groups/1483907988572435/ (Bu grupta yalnız kadın okuyucular var:))
https://www.facebook.com/MyRealAsliYilmaz/
https://instagram.com/myreal03/
https://twitter.com/MyReaLAsli
https://www.wattpad.com/user/MyReaL
https://ask.fm/MyReaL03

Kocaman Sevgilerimle,

10 Haziran 2016 Cuma

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Bölüm 2: Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?~~

Selamlar Millet!!

Yeni bölüm ile karşınızdayım! (:
İlk bölümü okumayanlar için Tık Tık ^^

Keyifli okumalar!

2. Bölüm: Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?~~

Gözlerini açtığı an yeniden kapamayı diledi, derin bir iç çekişle. Geceleri, yorgunluk ve uykusuzluğa direnemeyen bedeni, uykuya yenik düşerken tek dileği oluyordu, doğacak günü görmemek, teslim olduğu karanlık tarafından sonsuza dek teslim alınmak... Ama her sabah çalan alarmın sesi, hala yaşadığının lanet bir kanıtıydı. Banyoya girip duşun altına attı kendini. Tanrının bir diğer laneti gibi olan şekil almaz, turuncu saçlarını şampuan demeye bin şahit isteyen bir sıvı ile yıkayıp duruladıktan sonra bir süre daha kaldı suyun altında. Ilık su, akıp giderken bedeninden sanki alıp götürecekmiş gibi hissettiriyordu, tüm yaralarını...

Üzerine geçirdiği üzeri pamukçuklanmış ve aşırı derecede yıpranmış bornozu ile koşarak ayrıldı banyodan. Minik odasına dönüp iki kapılı, bir kapısı eskimiş de olsa boydan boya aynayla kaplı olan, küçük dolabından siyah bir kot pantolon ile aynı renkte bir kazak çıkarıp yatağının üzerine attı. Hafif bir u dönüşü yaparak dolapla dip dibe duran komodinin çekmecesinden de siyah bir külot ve sutyen çıkardıktan sonra sıyrıldı üzerindeki bornozdan. Küçücük odada hareket ederken elinin kolunun herhangi bir şeye çarpmaması mucize gibi bir şeydi. Ve bu mucize çoğu zaman gerçekleşmediğinden, kolları ve bacakları küçük morluklarla doluydu.

İç çamaşırlarını giyip saçlarını gelişi güzel bir şekilde kuruttu eskimiş baş havlusuyla. Hala ıslak olan saçlarına aldırış etmeden pantolonunu ve kazağını da geçirdi üzerine. En son geçen kış aldığı kalın, içi havlulu çoraplarını geçirdi ayaklarına.

Kıyafetleri, hiçbir zaman umurunda olmamıştı. Ne giydiği, ne kadar süredir giydiği hep gereksiz bir teferruattı ona göre ama her mevsim buz kesen ayakları, çok büyük bir belaydı başına. Kışın, özellikle de kar yağdığı zamanlar, iki kalın çorabı üst üste giyse de amfiye gitmek için yürüdüğü o kısacık mesafede parmaklarına felç indiğini hissederdi.

Odadan ayrılmadan önce yatağının kenarında duran siyah sırt çantasını, son bir kez kontrol ettikten sonra şarj olması için prize taktığı ve yalnızca birkaç ay önce, yanında çalıştığı yaşlı kadının yoğun ısrarlarından sebep ikinci el telefonlar satan bir dükkândan aldığı telefonunu da cebine atıp kilitli olan kapıyı açarak dışarı çıktı. Kapıyı bu defa dışarıdan kilitleyip yurdun yemekhanesine doğru yol alırken bileğine taktığı siyah lastik toka ile saçlarını gelişi güzel bir şekilde topladı. Her ne kadar kalın olursa olsun aldığı hiçbir toka, saçlarını istediği ölçüde bir arada tutamıyor, her defasından sağından solundan saçlar çıkıyordu ve bu durum onu deliye döndürüyordu. Bıkkınlık ile dağılan saçlarını kulaklarının arkasına iterken yemekhaneye doğru giden yolda adımlarını daha da hızlandırdı.

Son üç yılını, bu eski, her tarafı dökülen, harabe gibi yurtta geçiriyordu ama daha kötülerini de görmüştü. Hatta belki de içlerinde en iyisi burasıydı. En azından kendine ait bir banyosu ve anahtarı vardı. Düşününce hiç de fena değildi...

3 Haziran 2016 Cuma

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Bölüm 1: İlk Adım ~~

Selamlar Millet! (:

İişte ilk bölüm ile karşınızdayım. İnşallah bir aksilik olmazsa her hafta bir bölüm yayınlayacağım burada da :)

Keyifli okumalar!

1. Bölüm: İlk Adım ~~

Gözlerini açtığı an derin bir nefes çekti içine. Lanet olası karanlık yine rehin almıştı ruhunu. Yine kapkaranlık gökyüzüne uzanan alevlerin dumanı dolduruyordu ciğerlerini de kesiyordu soluklarını. Lanet etti bir kez daha. Yaşadıkları, yaşayamadıkları ve tüm kayıpları için lanet etti! Gözlerini kapatıp uyku denen o lanet şey benliğini ele geçirdiği her an yaşadığı kâbuslar için lanet etti. Uykuya direnemeyen benliğine lanet etti. Aldığı nefeslere lanet etti. O aşağılık herifi hala bulamadığı ve intikamını alamadığı için lanet etti. Hayata ve ona dair her şeye lanet etti!

Bir hışım girdiği banyoda, soğuk suyun altında, tenindeki terden kurtulurken başını duvarlardan birine yaslamış, nefeslerini düzene sokmaya çalışıyordu. Yıllardır her sabah aynı şeyi yaşamaktan bıkmıştı artık ama ne yaparsa yapsın geçmişin karanlığı peşini bırakmıyor, boynuna doladığı ilmeği daha da sıkıyordu. Her geçen gün daha fazla, daha fazla...

Yumruk yaptığı elini duvara geçirirken kaçıncı kere olduğunu bilmediği bir lanet ve küfür savruldu dudaklarının arasından. Soğuk duvarlara çarpıp kulaklarına dolan sesi, üzerine dökülen sudan daha soğuktu. Ruhunu, benliğini donduruyordu.

Musluğu kapatıp çıktı duşa kabinden. Neredeyse bir oda büyüklüğünde olan banyoda duşa kabinin hemen sağında duvarın tamamını kaplayan, beyaz bir dolap vardı. Dolaptan aldığı havlulardan birini beline sararken diğeri ile saçlarını kurulayarak ilerledi, tam karşısında duran aynaya doğru. Islak ayakları buz mavisi, su geçirmez parkelerle kaplı zeminde izler bırakıyordu. Aynanın karşısına geçtiği an yüzünü incelerken buldu kendini. Yıllar içerisinde ne çok değişmişti her sabah karşılaştığı yüzü. O, annesinin öpüp okşadığı tatlı çocuk değildi karşısındaki, şimdi kendine bile yabancıydı...

31 Mayıs 2016 Salı

Hikayem: Karanlık Ruhlar - Tanıtım ~~

Selamlar Millet! (:

Bilenler vardır elbet! Ben bir süredir Wattpad'de yazıyorum ama burada paylaşmıyorum. Düşündüm dedim ki yıllardır benimle olan canım blogumun nesi eksik? Niye orada paylaşıyorum da burada paylaşmıyorum?

Veee henüz yayınlamaya devam ettiğim hikayem Karanlık Ruhları blogumunda da yayınlamaya karar verdim! (:
Bu süreçte Wattpad üzerinden okuyup oyları ve yorumları ile destek olmak isteyenler için hikaye linki;
https://www.wattpad.com/story/56647691-~~karanl%C4%B1k-ruhlar~~


Tanıtım:

Biri karanlık bir gecede açmıştı gözlerini dünyaya, 
biri yaşadığı baharın en güzel gününün ardından tanışmıştı karanlıkla,
diğeri ise hep karanlıkla var olmuş, onunla çoğalmıştı.

Onlar, ruhları karanlıkla kavrulmuş üç yaralı ruh Aymira, Azad ve Barlas...

Karanlığın içinde yitip gitmek de önüne çıkan minik parıltıları toplayıp yolunu aydınlatmak da kendi elindeydi insanın.

Peki ya onlar? Kendi yıldızlarını yaratabilecek miydi?

Yoksa her biri karanlık kuytu bir köşede yitip gidecek miydi?  


Şimdiden keyifli okumalar! (:

Kocaman Sevgilerimle,

30 Mayıs 2016 Pazartesi

MyReaL Röportajda! - Zeynep Saraç ~~

Selamlar Millet!

Görüşmeyeli nasılsınız bakalım? :) Biliyorum dünden sonra beni çok özlediniz veee hepiniz heyecanla bu röportajı beklediniz. Eh ben sizi bekletir miyim, hiç? Hemencecik yayınlıyorum işte röportajı da.

Ama önce etkinlik planımız;
27 Mayıs: Ön Okuma - Esra Nazenin Özdemir
28 Mayıs: Okur Yorumları - Esra Nazenin Özdemir
29 Mayıs: Yorum - Bendeniz (:
30 Mayıs: Zeynep Saraç ile Röportaj - Bendeniz
31 Mayıs: Yorum - Esra Nazenin Özdemir
01 Haziran: Yorum ve Alıntılr - Uğur Böceğinin Kitaplığı


Veee karşınızda röportajımız :)

1. Standart bir giriş yapsak ve çok da özele girmeden sorsak: Zeynep Saraç kimdir? Hikâyelerini yazarken neler yaşamıştır? Bu konudaki gelecek planları ve hayalleri nelerdir? Şöyle kısacık kısacık, merak giderici minik cevaplar alsak mesela :)
Evli iki çocuğu ve eşi ile beraber Kuşadası'nda yaşayan, okumayı ve yazmayı çok seven bir anne diyelim çünkü çocuklar söz konusu olduğu zaman tüm roller, hobiler ve istekler ya geri planda kalıyor ya da bir süreliğine ertelenebiliyor. En azından benim için öyle.
Hikayelerimi yazarken gözlemlerimi ve empati duygumu ön plana çıkarmaya özen gösteriyorum. Gerisi bir şekilde kalemden dökülüyor zaten. Bu konuda gelecek planlarım yok akışına bırakmak diyelim. Tek hayalim kalemimin samimiyetini kaybetmemesi. Çünkü ben bir okur olarak okuduğum  kitaplarda en çok samimiyet duygusunun bana geçip geçmediğine dikkat ederim. Ben de okurlarımın kalbine giden yolun bu duygudan geçtiğine inanıyorum.

29 Mayıs 2016 Pazar

Okudum Bitti - CEYLAN / ZEYNEP SARAÇ ~~

Selamlar Millet!

Bu defa yeppp yeni bir şey ile karşınızdayım :)
Çok sevgili Esra Nazenin Özdemir ve  Uğur Böceğinin Kitaplığı ile Wattpad sayesinde tanıştığımız ve kalemini çok sevdiğimiz sevgili Zeynep Saraç'ın ikinci kitabı Ceylan için bir okuma etkinliği düzenlemeye karar verdik! Akabinde de gerekenleri yaptık! (:

Üstelik etkinlik sonrasında Instagram hesaplarımızdaki çekilişe katılan bir kişiye kitap hediye edilecek! (:
Buradan çekiliş için sponsor olan yayınevine bir kez daha teşekkür ediyorum. :)


18 Mayıs 2016 Çarşamba

Okudum Bitti - SİYAH DAMAR / TARRYN FISHER ~~

Selamlar Millet! (:

Yine ben geldimmmmmm. Vee yine son zamanlarda aşık olduğum hatun Tarryn Fisher ile geldim *-* Galiba bu durum bir süre daha böyle devam edecek. Çünkü kadın yazıyor arkadaş! :) 


Lafı çok uzatmadan tanıtım bültenine geçiyorum; 

Münzevi yazar Senna Richards otuz üçüncü yaş gününün sabahına uyandığında her şey değişmiştir. Kendisini elektrikli tel örgülerin ardındaki bir kafese tıkılmış ve karların ortasındaki bir eve kilitlenmiş olarak bulan Senna'nın, neden kaçırıldığını öğrenmek için kendisine bırakılan ipuçlarını takip etmekten başka şansı yoktur.
Özgürlüğünü geri istiyorsa, dönüp geçmişine bakmak zorundadır. Fakat geçmişi aslında hâlâ hayattadır... Ve onu kaçıran kişi de bulunacak gibi değildir. Kurtuluşu pamuk ipliğine bağlı olan Senna, kısa zaman içinde tüm bunların bir oyun olduğunun fark edecektir. Hem de çok tehlikeli bir oyun.
Ve sadece gerçek onu serbest bırakabilir.


Veee geldik benim yorumuma;

Tarryn'ın anlatımını ne kadar sevdiğimi, ne kadar benimsediğimi diğer sosyal medya hesaplarımı takip edenler beş bin kere duydular zaten. O yüzden daha fazla tekrar etmeyeceğim :P
Ama kadın gerçekten güzel yazıyor, ben n'apayım :) 

Senna, bir kadının hatta bir insanın yaşayabileceği en iğrenç şeyleri yaşıyor ne yazık ki. Terk ediliyor, tecavüze uğruyor, göğüs kanseri oluyor ve en son bir eve kapatılıyor!

Annesi tarafından çok küçük bir yaşta terk edildiği yetmiyormuş gibi yıllar sonra bir de sevdiği(ni sandığı) insan tarafından da terk ediliyor ve asıl ruh eşi karşısına çıktığında bilinç altının oynadığı oyunun farkına varamadan onu hayatından kovuyor. 
Sonra bir gün gözlerini buz gibi bir odada açıyor. O odaya nasıl geldiği, nerede olduğu, yalnız olup olmadığı tamamen meçhul... Olaylar da tam olarak o andan sonra başlıyor aslında. Geriye dönüşler, hikaye içinde yer alan başka hikayeler, akıl oyunları ve daha nicesi...

Bazı kişiler şimdiki zamanlı anlatımları sevmezler, bazıları da geri dönüşlerin çok fazla olduğu, takip edilmesi gereken çok fazla olayın olduğu kitapları. Açıkça söylemek gerekirse Grey'i okumaya çalıştığım zamanlarda ben de şimdiki zamanlı anlatımdan iğrenmiştim. Ama Tarryn nasıl yapıyorsa beni ele geçirebiliyor. Kitabı okurken adeta onunla bütünleşiyorum. Senna'nın hisleri, uyanışları, çırpınmaları hatta soğuktan donuyor olması. O satırları okurken iliklerime kadar o soğuğu hissettim diyebilirim. Onunla birlikte korktum. Onunla birlikte gerçeği fark ettim ve onunla birlikte ters köşe oldum. 
Evet, kitabın sonunda oyunu başlatan kişiyle ilgili çok fena ters köşe oldum, yalan yok! :)) Eminim bu konuda yalnız değilim. Olmamalıyım yane! :))

Aşağıya beni çok etkileyen birkaç alıntı bırakıyorum. Aslında çok daha fazlası var ama ben sadece birkaç tanesini paylaşacağım! :))
"Korku
Korku
Korku"

"Eğer bir tanrı olsaydı," dedim, " benden nefret ettiğini çok rahat bir şekilde söyleyebilirdim.  Çünkü hayatım kötü olayların bir özeti gibi. Hayatına ne kadar insan dahil edersen, o kadar kötülük dahil edersin."

"Hayatının aşkıyla, ruh eşin arasındaki fark ne?
Biri seçim, diğeri değil."

"İnsanlar başka birinin ağırlığını taşımak için yaratılmamışlardır. Daha kendimizi zor taşıyoruz."
"Belki de başka birisinin ağırlığını taşımak, kendi ağırlığımızı biraz olsun hafifletiyordur."

"...Söylemediğin her şeyi duydum. O kadar yüksek sesliydi ki görmezden gelemedim. Sessizliğin, Senna. Sessizliğin çok yüksek sesli."

"Bir sevdaya takılıp kalmak ise tamir etmesi gerçekten çok zor bir durumdu. Kanser gibi, diye düşündüm. Tam ondan kurtulduğunuzu düşündüğünüzde geri teper." 

"Güvende olan kimdi? Hiç kimse. Dünyada hiçbir zaman güvende olmayacağımızı garantileyen çok fazla kötü şey vardı." 

"İnsanlar yalan söyler. Sizi kullanır ve yalan söylerler. Ve bunları nasıl sadık olduklarını ve sizi asla terk etmeyeceklerini anlatırken yaparlar. Kimse böylesine bir söz veremez, çünkü hayat mevsimlerden ibarettir ve mevsimler değişir. Değişiklikten nefret ederdim. Değişikliğe güvenemezsiniz, güvenebileceğiniz tek şey değişimin gerçekleşeceği gerçekliğidir. Ama bu gerçekleşene kadar ve siz öğrenene kadar onların aptalca ve saçma sözlerine inanırsınız. İnanmayı seçersiniz, çünkü inanmaya ihtiyacınız vardır." 

"Bağlı hissettiğiniz ilk insan annenizdir. İki atardamar ve bir damardan oluşan bir kordonla bağlanırsınız. Sizinle kanını, sıcaklığını ve hayatını paylaşarak hayatta kalmanızı sağlar. Doğduğunuz zaman doktor o kordonu kestiğinde yeni bir şey şekillenir. Duygusal bağınız."

~~
"Sen benim gerçeğimsin, Isaac. Beni özgür kılan sensin. Hepimiz öleceğiz. Ama ilk ben öleceğim. Ve hayatımın en son saniyesinde aklımda sen olacaksın."
~~


Neyse efenim, kısacası Siyah Damar'ı da İlik'i sevdiğim kadar sevdim ve herkese tavsiye ederim. Puanım da tabi ki de 5! (:
Keyifli, huzurlu günler, mutluluk hep sizinle olsun! :*

Kocaman Sevgilerimle,


MyReal


13 Mayıs 2016 Cuma

Okudum Bitti - İLİK / TARRYN FISHER ~~

Selamlar Millet!

Yepyeni bir yazar ile karşınızdayım bu defa da! Tarryn Fisher ile yeni tanıştım. İlik'i okuduktan sonra da hemen elimdeki ikinci kitabı Siyah Damar'a geçtim. Bir sonraki yazımda da onunla ilgili yazacağım, inşallah yani :) Hafta sonu Kocaeli Fuarı'ndan da diğer kitaplarını almayı planlıyorum, bu güzide yazarcığın. Evet, evet kendisi favori yazarlarımdan oldu, çok net :))
Neyse efenim her zaman olduğu gibi önce tanıtım bültenini paylaşayım;

3 Mayıs 2016 Salı

Okudum Bitti - JODI ELLEN MALPAS / Bu Adam Serisi ~~

Selamlar Millet!

Evet, biliyorum siz de beni çok özlediniz. Burnunuzda tütüp durdum hep :) İşte tam da o sebepten bakınnn koştum, geldim!

Bu ara ne yazık ki kitapları okumaya başlama ama bir türlü finalini getirememe hastalığına kapılmış durumdayım. Amaaaa azmettim hafta sonu, aşağıda yorumunu okuyacağınız seriyi bitirdim! Yehhuu kocaman aferin o zaman bana :)

Neyse efenim daha fazla şımarmadan tanıtım bültenlerine ve yorumuma geçeyim;